Yazıtçı
YAZITÇI
Sumas Yazıtçısı Detinyus Kitabesi I. Bölüm
Ben Sumaslı Detinyus Hatar. Yazıtçıyım. Babam da yazıtçıydı, büyük babam da. Dev kitabeler yazdım senelerce, nice olaylar işledim sert kayaların yüzüne, babam da işlemişti, büyük babam da. Hükümdarlar bir savaş kazandıklarında veya bir ülkeyi ele geçirdiklerinde bir anıt olarak kitabe yazdırırlar ve onu şehrin en görkemli yerine dikerler. Ta ki çocukları, onların çocukları ve onların çocuklarının çocukları bu kitabeyi okusun ve atalarının yaptıklarından dersler çıkarsın.
Ama şimdi hükümdarımın benden istediği çok farklı…
Taşlar bu ifadeleri nasıl taşıyacak bilmiyorum ve dahası bu usta ellerim o taşları nasıl kazıyacak onu da bilmiyorum. Ama bağlılık yemini etmiş bir yazıtçı olarak dayanacağım ve bu kitabeyi yazacağım.
Artık bu dünyadan gideceğimizi söylediler. Bizler ve bizimle beraber düşmanlarımız da gidecekler. Bu dünyayı düşmanı olmayan, savaş yüzü görmemiş çocuklarımıza bırakacağız ve bizler bütün silahlarımızı da alıp bu dünyadan gideceğiz.
Daha önce atalarımızdan böyle bir şey duymadık. Böyle bir kitabe okumadık ve böyle bir efsane işitmedik. Ama gerçek hükümdarlar duyulmayanı yapan, imkânsızı başaran ülke önderleridir. Hanabi de onlardan biri, içlerinde en yücesi.
Benden, dünyada kalacak çocuklarımıza bizden bir anı olarak bırakacağımız kitabeye başlamamı istedi. Torunlarımız bizleri hiç bilmeyecekler, medeniyetimizden hiç bir eser göremeyecekler ama sadece bu kitabe onlara kendilerinden önce burada yaşayan birilerinin olduğunu hatırlatacak. Şimdilerde gizi korumak üzere yüzlerce önder yetiştiriliyor. İnsanlık, kendini mahveden yozlaşmadan kurtulmak için, büyük bir fedakârlıkla çalışıyor.
Dünyanın yazgısı, ne iyidir ki, düşman bile olsa, sağlam karakterli ve civanmert önderlerin akdi ile müspet yazıldı. Yapılan anlaşmaya göre dünyayı önce düşmanlarımız terk edecekmiş. Hatta terk etmeye başlamışlar bile. Çünkü savaşı onlar kaybetti. Gerçekte ise hep beraber kaybettik. Ama dünyanın yaşanılır kalabilmesi için bizim de terk etmemizin şart olduğu söylendi. Çünkü artık evrenin gücünü herkes kullanabilirdi. Bugün iyi kimselerin elinde olan bu güç yarın kötülerin elinde kullanılabilir, bugün iyi düşünenler yarın kötü düşüncelerin esiri olabilirdi. Bu ise eninde sonunda bu dünyanın sonunu getirecekti.
Komutanlardan biri, bana, yazılacak kitabenin dünyanın daha önce hiç insan yaşamamış bir yerinde kurulacak olan yeni bir şehrin meydanına koyulacağını söyledi. Bu şehrin adının Hentar olacağını da ondan öğrendim. Dünyanın bilmediğim bir yerinde, bizleri hiç bilmeyen çocuklarımıza, yani Hentar halkına yazılacak bu kitabe.
Bizler, hükümdarımızın halkı olarak “Neden gidiyoruz ?” diye sormadık. “Gitmeyeceğiz” de demedik. Zaten böyle sözler gerçek bir hükümdarın halkından beklenmez. Ben size, böyle bir duruma niye geldik, onu anlatacağım…
* * *
Evrenin gücüne hükmedenlerin öyküsünü dinle, evlat! Bu dünyada bilineceklerin az kaldığı, görülebilecek her yerin görüldüğü ve uğruna kavga edilecek her değer için yapılacak kavgaların en dehşetlisinin yapıldığı çağın öyküsünü dinle!
İnsanoğlu doğanın sakladıklarını görüp, bunların perdelerini araladı ve ortaya çıkardı. Bilgelik en büyük hazinelerden biri oldu. Uğruna savaşlar yapılan altın, gümüş ve kılıca rağbet azaldı, istenirse kentin tüm duvarları yakut ve zümrütten yapılacak hale geldi. Yeryüzünde bolluk ve bereket arttı. İnsanlar üç nesil önce biriktirmek için yıllarca uğraştıkları nimetlere dönüp bakmıyorlardı bile.
İnsan isteklerinin esiri oldu mu, şer, dur durak bilmez evlat! Güce ve azamete rağbet başladı. Gökler ve göğün üzerindekiler sahiplenildi, yer ve yerin altındakiler de sahiplenildi. Hükümdarlar ordularını bilgelik ve sahibini bile mahveden “Evrenin Gücü” ile beslediler. Evrenin gücünü tek bir tohuma doldurdular. Zaman akarken, hırs canavarının, akıl aletine hükmetmesine engel olamadılar.
Hırsın hükümranlığı, Alusumas ve Zoldra’yı karşı karşıya getirdi. Biri diğerine denk iki büyük devlet, iki muhteşem güç ve iki kadim kültür önüne set çekilmeyen bilgeliğin kurbanı oldular. Göğün ardında ve yerin altında kıvılcımlar saçıldı. Toprak billur cama, ağaç savrulan küle dönüştü. Ne ordu vardı ortalıkta ne de cana düşman kıyım çelimleri.
Her beden kendi acısını yaşar evlat! Küle dönen milyonlarca insanın yokluğu kapladı kalpleri. Yaş daldan örme darganlar nasıl sıkarsa üzümün suyunu keder de öyle sardı insanoğlunun ruhunu. İzlediği yolda mahvolan âdemoğlunun öyküsünü sakın ola unutma!
* * *
Sumas Yazıtçısı Detinyus Kitabesi III. Bölüm
Alusumas hükümdarı Hanabi buyurdu. “Bana yenik Zoldra hükümdarı Odene’yi getirin!” Hükümdar sözünü daha yeni bitirmişti ki, yanında bulunan bilgeler, Odene’yi huzura getirdiler. Hanabi seslendi.
“O kadar uyarmama ve Zebur’un öğretilerini o kadar hatırlatmama karşın seni kardeşlik bağına bu kadar düşman eden şey nedir? Sen bilmiyor musun ki savaşçı uluslar bir ülkeyi ele geçirdikleri zaman o ülkenin ileri gelenlerini rezil ederler ve o ülkeyi perişan ederler.”
Hanabi’nin sesi öyle gür ve öfkeyle çıkıyordu ki sözleri kendi bedeniyle beraber tüm cisimleri titretiyordu. Ta yüreğinden gelen bu haykırış, orada hazır bulunan herkesi etkiliyordu. Yalnız biri hariç. O da yenik hükümdar Odene’den başkası değildi. Yüreği kinle dolu bu adam şu an zavallı bir köle gibi Hanabi’nin önünde eğilmiş olmasına rağmen yaptıklarının farkında değildi ve farkına varmaya da pek niyetli görülmüyordu.
Hanabi Odene’nin siyah gözlerinden akan, rengi gibi siyah hırs halelerini görünce durdu, tahtına oturdu, sesini alçalttı ve daha keskin ve kararlı bir sesle Odene’ye doğru eğilerek;
“Tüm halkınla beraber seni öldüreyim mi, yoksa bir daha yanına bile yaklaşmamak üzere hepinizi dünyadan göndereyim mi?” diye seslendi.
Tüm salon buz kesilmişti. Odene’nin o hırslı bakışları değişmiş, göz bebeklerini nereye sabitleyeceğini bilemez halde, aklının hızlı akışında kaybolmanın şaşkınlığını yaşıyordu. Yüzü renkten renge giriyor, sesi bir şeyler söylemek istemesine rağmen bir türlü çıkmıyordu. Savaş öncesinde her şeyi düşünmüş ve göze almıştı ama böyle bir son kesinlikle aklına gelmemiş, böyle bir durumu hiç hayal etmemişti.
Ölüm, tek başına kabul edilebilirdi. Oysa şu an, kendisine bir seçenek sunulmuştu ve hangisinin daha iyi olduğunu tam kestiremiyordu. Eğer dünyadan sürülmeyi kabul etse bunu halkına nasıl anlatacaktı, nasıl tekrar eskisi gibi güçlü imparatorları olacaktı. Ölmekse, hiç bir şeyi değiştirmeye yetmeyecekti. Birden gözleri parladı. Aklına ancak şeytanlara yakışan bir fikir gelmişti. Eğer dünyadan giderlerse, gittikleri yerde tekrar güçlenir ve savaşarak tekrar dünyayı ele geçirebilirlerdi.
Hanabi’ye tercihini söyleyecekti, gözlerini sabitledi. Bu duruma nasıl gelmişlerdi. Düşüncelerini tekrar sabitlemeye çalıştı. Kısık bir sesle “Eğer,” dedi “Halkımla beraber gideceksem ve gideceğim yerde ihtiyacım olacak eşyalarımı da götüreceksem, izninle gitmek, isteğimdir.” Cümleler ağzından zor çıkıyordu. Ezilmiş ve aşağılanmış biri olmanın ne kadar zor olduğunu onunla beraber herkes anlamıştı.
Hanabi, Odene’yi tanıyordu. Arkasına yaslandı ve sakin bir devlet adamının ses tonuyla devam etti. “İhtiyacın olan her şey verilecek. Yalnız bilginlerin öldürülecek ve güçlü silahlarından hiç birini yanına alamayacaksın ve gittiğin her yerde gözetimim altında olacaksın.” Adamlarına döndü “ Götürün bunu. Eşyalarını hazırlayın. Yüklenecek her şeyi tek tek kontrol edin. Bilim konseyindeki herkesi öldürün ve tüm halkıyla beraber Zehon’un su gezegenine gönderin.”
Askerler Odene’yi kollarından tuttular, dışarı doğru yavaş adımlarla götürdüler. Hanabi adamlarına döndü “Biz de gideceğiz. Ama biz muzaffer olarak gideceğiz. Tüm silahlarımızı da yanımızda götüreceğiz. Eğer bizler dünyada kalmaya devam edersek artık dünya yaşanamaz bir yer olacaktır. Ama gittiğimiz yerde sürekli dünyayı gözetleyip koruyacağız. Bunun için ne gerekiyorsa düşünün ve bana önerilerinizi bildirin”
Komutanlar ve Hanabi’nin bilge adamları bir şok daha geçiriyorlardı. Bu gün onlar için ne kadar zorlu bir gün olmuştu. Güneş, şimdiye kadar, hiç bir devlet adamını ve komutanı bu kadar zorluk çekerken görmemişti. Komutanlar ve bilgeler düşünmek için müsaade istediler ve huzurdan çekildiler.
* * *
Sumas Yazıtçısı Detinyus Kitabesi IX. Bölüm
Yaşamak, bir inattır evlat! Ataların bir hata işlediler ve hatalarının bedelini ödemesini bildiler. İçlerindeki, dünyaya karşı duydukları hasret ateşi, yüreklerini kavuruyor. Göç ettiler bir acıdan öbür acıya, oysa doyamamıştı âdemoğlu anayurduna, dünyasına. Devrildi muhteşem yapılar, gömüldü toprak altına. Saklandı bilgelik, kalın duvarlar arkasına. Çocuk, kadın, genç, ihtiyar keder ile çıktılar yıldız köprüsüne. Bir yangın gibi taşınacak gözyaşı ve acı, göğüslerde. Göğü duman, yeri harap bıraktığımız dünya, umutla yeşerecek kalbimizde.
Sen dünya üzerinde neşe ve sevinçle gezip dolaşırken, onlar şimdi kadim medeniyetlerini ana yurtlarından çok çok uzaklarda yaşatıyorlar.