Kenan

KENAN

Bilge Kadran onları dostça karşıladı. Bilge unvanını hak ettiği her halinden anlaşılıyordu. Onu beklerken Kenan’dan bir iki yaş büyük, sarı saçlı bir kızın Kadran hakkında anlattıklarını dinlemişlerdi.

Adamın yetmiş yaşında olduğu söyleniyordu. Beş yıl önce Hortu’ya geri dönmüştü. Daha önceleri uzaklardaki Umer kentinde yaşamış, uzun yıllar boyunca eğitim görmüş, eğitim vermiş, devlet yönetiminde görevler almıştı. Yaşı ilerleyince kendi isteği üzerine görevinden ayrılmış, doğduğu köye geri dönmüştü.

Ara sıra Sahmi ve Kenan gibi kişiler ziyaretine gelirmiş. Onlarla konuşur kendi evinde misafir edermiş. Eğer gelen kişiyi yetenekli ve yeterince akıllı bulursa Umer’e gönderirmiş.

Kenan kıza, “Yani burada kalmayacak mıyım?” diye sordu.

Kız, on beş yaşındaki çocuğa gülümseyerek, “Dur bakalım. Daha seni gönderip göndermeyeceğini bile bilmiyorsun. Diyelim ki yeteneklisin. O zaman Hortu gibi bir köyde ne yapmayı düşünüyorsun?” dedi.

Sahmi “Kız haklı. Aslında ben de Hortu’da bir eğitim alacağını düşünmüştüm ama Umer daha mantıklı geliyor kulağa,” dedi. Adam çocuğu iki günlük yoldan getirmişti. Kısa bir süre önce köylerinin misafir odasında konaklayan yolculardan birine, çocuğun yeteneklerini anlattıktan sonra, adamın önerisi üzerine, köy büyükleri ve babasının onayını alarak, Kenan’ı Hortu’ya götürme kararı almışlardı. Yolcu, Hortu’daki Kadran’ın, Kenan gibi yetenekli kişileri aradığını söylemişti. Sahmi’ye de çocuğa göz kulak olma görevi verilmişti.

Kenan, “Umer uzak mı?” diye sordu.

Sahmi bilmediğini belirtmek üzere başını sallarken kız, “Çok uzak,” diyerek gitmeye hazırlandı.

“Ne kadar?” diye sordu çocuk.

Kız bu sırada kapıyı açmıştı. “At ile on gün sürer,” diyerek çıktı.

Kenan “Nereden biliyorsun?” diye bağırdı arkasından.

Kapı tekrar açıldı ve kızın başı göründü. “Biliyorum, çünkü oradan geldim,” dedi ve kapıyı kapatarak gözden kayboldu.

* * *

Üç yıl önceydi. Köyde yeni evler yapılması gerekiyordu. Her iki veya üç yılda bir köy halkı toplanarak el birliğiyle, ihtiyacı olan gençlere ev yaparlardı. En az üç ev yapılmasını gerektirecek kadar gereksinim olmalıydı. Yoksa topluca çalışmaya değmezdi. Yine öyle bir imece gününde yirmi kişilik bir topluluk tepe yamacındaki taş ocağına gitmişlerdi.

Güçlü ve iri yarı gençler taşları yerinden sökmekte, yaşlılar ise düzeltmek için çalışmaktaydılar. Çocuklara da dört tanesini bir katıra bağlayıp köye taşımak kalıyordu. Kenan o günlerde kendini göstermeye başlamıştı.

Sahmi’nin de aralarında bulunduğu birkaç kişi, büyük bir kaya kütlesini yerinden oynatmaya çalışıyorlardı. Aslında taş blok, daha büyük olan kayalık zeminden biraz olsun ayrı duruyordu. Çatlağı bir genişletebilseler kayayı devirecek ve parçalayacaklardı. Küçük Kenan, canla başla uğraşan büyüklerinin yanına çömelmiş, elindeki kalınca bir odunu yontarak onları seyretmekteydi. Bir ara dinlenmek için durduklarında çocuk çatlağın yanına giderek salyangoz kabuğu gibi yonttuğu sağlam odun parçasını taşların arasına soktu. Kenan’ın ne yaptığına bakmak için yanına gelen Sahmi, çocuğun odunu yontmak için fazlaca uğraşmış olduğunu fark etti. Kenan’ın baldırı kadar kalın ve uzun olan odun, ucu sivri, dip tarafı kalın sarmal bir deniz kabuğuna benziyordu. En arkasına da çocuğun bileği genişliğinde bir delik açılmıştı.

Kenan çatlağın başka bir yerine giderek odunun sivri tarafını tekrar yerleştirdi. Sonra Sahmi’ye dönerek, “Tamam, burası iyi. Bana yardım eder misin?” diye sordu. Sahmi o ana kadar çocuğun oyun oynadığını düşünmüştü. “Haydi, bakalım,” diyerek Kenan’ın getirdiği diğer sopayı, çatlaktaki odunun arkasındaki deliğe sokunca çocuğun niyetinin oyun değil, kayayı yerinden oynatmak olduğunu anladı. Sopayı daire şeklinde çevirdikçe yontulmuş odun çatlağa iyice girerek sıkışmaya başladı. Yedi veya sekiz kez çevirdikten sonra kocaman kaya bloğu çatırdayarak yerinden ayrıldı ve altındaki küçük taş parçalarını ufalayarak yuvarlanıp az ilerdeki düzlükte durdu.

Diğer üç kişi, taş çatırdamaya başladığında şaşkınlıkla yerlerinden kalkıp çocukla Sahmi’nin yanına gelmişlerdi. Saatlerdir uğraştıkları kaya, salyangoz kabuğu gibi yontulmuş bir odun parçası sayesinde çok kısa bir sürede devrilmişti. Hem de bu işi beceren on iki yaşında bir çocuktu.

Geçen yıl Baykan ile beraber yaptıkları Dönertaşı da unutmamak gerekirdi. Baykan köyde çanak, senit ve oklava gibi tahta eşyalar yapardı. Kenan’ın ablasının evleneceği sıralarda annesi çocuğu, Baykan’ın dere kenarındaki evine göndermişti. Kenan, hem ablasına ev eşyası olarak hem de düğün sırasında kullanılmak üzere birkaç çanak ve bakraç yapmasını istediğinde, adam üç hafta süre istemişti. Çünkü oyma işi çok zordu. Bir çanağı iki günde güç bela bitirebiliyordu. Sonra bilek ağrısı vardı. Sürekli tahta oymaya hiçbir bilek dayanamazdı. Oysa ablası iki haftaya kalmadan evlenecekti.

Kenan “Baykan ağabey,” dedi. “Evde ayakaltında dolaşmamı istemiyorlar. Ben de gelip senin yanında çalışayım.”

Adam çocuğa gülerek baktı. “Bu iş çok zordur evlat. Altından kalkamazsın,” dedi.

Kenan uzun saçlarını gözünün önünden çekerek dereyi gösterdi ve “Herhalde bir şeyler yapabiliriz?” dedi. Hemen arkasından “Evde kuyruk yağı var mı?” diye ekledi.

Baykan şaşırmıştı. Kenan’ın zeki bir çocuk olduğunun o da farkındaydı. “Aklından neler geçiyor?” diye sordu. Çocuk yere çömelip yapmayı düşündüğü şeyi çizmeye başladı. O anlattıkça Baykan’ın kafasına yattı ve hemen oracıkta işe koyulmayı kararlaştırdılar.

Ertesi gün sağlam bir ağaç keserek, köyden iki kişiden de yardım alarak Baykan’ın evi ile dere arasına getirdiler. Ağacı uzun olanlarından seçmişlerdi. Bir sonraki gün derenin iki yanına, eski kütüklerden, birer ayak yaptılar. Ayakların üst tarafında birer çukur oydular. Çukurları yağla doldurdular. Getirdikleri ağacın gövdesinden uzun bir parça keserek ayakların üzerine koydular. Orta çubuğu adını verdikleri bu gövdenin, tam çukurların üzerine gelen kısımlarına eski deriden şeritler sararak kalınlaştırdılar. Orta çubuğu ayakların üzerine bıraktıklarında deri ile sarılmış kısımlar yağ içerisinde kolay hareket edebildiği için elleri ile çubuğu döndürebiliyorlardı.

Sonraki günlerde orta çubuğun üzerine ekledikleri diklemesine parçalarla suyun akış kuvveti ile kendi kendine dönen bir düzenek inşa ettiler. Yaptıkları çark öyle güçlüydü ki bir durdurma tertibatı yapıncaya kadar oldukça fazla zorlanmışlardı. Eğer suyun kuvvetini kullanmak üzere orta çubuğa ekledikleri parçaları çok sağlam yapmamış olsalardı, durdurma tertibatını kullandıklarında düzenek kırılabilirdi.

Yaptıkları mekanizmanın sürekli çalışacağını göz önünde bulundurarak ufak tefek eklemeleri de bitirerek son aşamaya gelmişlerdi. Artık yapılacak iş büyükçe bir taşı kalem ucu gibi yontup, arka tarafını da orta çubuğun ucuna takılabilecek biçimde oymaktan ibaretti.

Bu işi de yapınca kendi çevresinde dönen bir taşa sahip oldular. Baykan hemen ilk denemeyi yapmaya koyuldu. Kucağına büyükçe bir kütük alarak hızlıca dönen taşa sürtmeye başladı. Çok kısa bir süre sonunda dış tarafını istediği şekle getirmişti. Sonra kütüğü ters çevirerek içini oymaya başladı. Kucağındaki kütükle daireler çizerek içini iyice yonttu. Sonra daha dikkatli bir çalışmayla elindeki parçayı tam bir çanak haline getirdi.

Eğer daha önceki çalışma usulü ile elindeki çanağı yapmaya çalışsaydı, tam iki gününün bu iş için harcanması gerekecekti. Ayrıca kullandığı aletler yüzünden bilekleri ağrıyacak ve elleri yaralanabilecekti. Dönertaş adını verdikleri bu düzenek yardımı ile bilek ağrısı ve berelenmelerden kurtulmuştu ve günde en az yirmi çanak yapabilirdi.

Ablasının düğününden sonra Kenan arada sırada Baykan’ın yanına uğradı ve birlikte Dönertaş üzerinde eklemeler yaptılar. Sert ve pütürlü taşlarla oyma işlemini gerçekleştirdikten sonra yumuşak taşlarla düzeltmeleri yapıyorlardı. Bir süre sonra sadece ağaçtan değil, taştan ve kemikten de eşyalar yapmaya başladılar.

* * *

Kızın çıkmasından az bir süre sonra Kadran onların bulunduğu odaya geldi. Her iki misafir de şaşırdı. Kendilerinin onun huzuruna çağırılacaklarını düşünmüşlerdi. Yaşlı adam odanın köşesindeki dolaptan bir tahta levha alarak çocuğa verdi.

Kenan, yolda gelirken Sahmi’nin sözlerini hatırlayarak “Teşekkür ederim efendim,” dedi.

Yaşlı adam “Bu levhayı sadece incelemen için veriyorum. Sonra geri alacağım,” dedi ve devam etti. “Tekrar hoş geldiniz. Evimde konaklamanızdan memnun olurum.”

Sahmi saygıyla “Hoş bulduk efendim. Biraz önce torununuz da burada kalabileceğimizi söylemişti,” dedi.

Kadran güldü ve “O kız benim torunum değil,” dedi çocuğa bakarak “O da aynen küçük dostumuz gibi geleceğini arayan birisi,” diyerek pencereye doğru yavaşça yürüdü. “Kenan!” diye seslendi birden bire. Çocuk “Efendim?” deyince “O levhada ne görüyorsun?” diye sordu.

Kenan tekrar elindeki tahta parçasına baktı. “Burada bir bina şekli var. İç kısımları da çizilmeye çalışılmış,” diye cevapladı.

“Nasıl bir bina,” diye sordu yaşlı adam.

Bu arada Sahmi başını uzatıp Kenan’ın elindeki levhaya bakıyordu. Gerçekten de bazı çizimler vardı. Çocuk cevap verdikçe o da seviniyordu.

“Üç köşesi olan ve içi de üç bölmeye ayrılmış bir bina,” diye tekrar cevapladı çocuk.

Kadran Kenan’a dönerek “Bilemedin evlat. O tahta üzerinde üçgen hesapları var. Bina şekli filan değil. Sadece matematik bilgisi var,” dedi.

Sahmi Kenan’dan daha fazla şaşırmıştı. “Matematik de nedir?” diye sordu.

Kadran bir süre susunca Kenan, “Şekilleri okuma sanatı olsa gerek,” diye fikrini söyledi.

“Sadece o değil,” dedi yaşlı adam. “Şekilleri de okuyabilirsin ama matematik sayılarla yapılır. Her zaman doğrudur. Ne yaparsan yap onu değiştiremezsin. Bir ve birin toplamının her zaman iki etmesi gibi sayılarla oynarsın. Toplama, çıkarma, bölme ve çarpma. Her biri hayatımızı kolaylaştıracak evrensel yöntemler.”

“Çarpma mı?” diye sordu çocuk.

“Acele etme hepsini öğreneceksin. Şimdi bir soru daha geliyor. Taş taşı çeker mi?” diye sordu Kadran.

“Hayır, bir taş başka bir taşın varlığını bile bilmez. Bunu babamın annesinden öğrenmiştim,” diye cevapladı çocuk.

“Peki, taş taşı iter mi?”

“Kusura bakmayın efendim ama yine hayır diye cevaplayacağım.”

Kadran elini cebine sokup ceviz büyüklüğünde iki siyah taş çıkardı. Kenan’ı yanına çağırarak “Al bunları,” dedi. “Bunları da incelemen için veriyorum, unutma,” diyerek gülümsedi.

Kenan taşları aldı. Fakat bir gariplik vardı. İki taş birbirine yapışıktı. Çocuk onların hamur ile tutturulduğunu sanmıştı. Ayırmaya çalışınca taşların birbirinden biraz isteksizce ayrıldığını gördü. Tekrar yaklaştırınca ana ve yavrusu gibi birbirlerine yapıştıklarını da fark etti. Ortalıkta yapıştırıcı da görülmüyordu.

Kadran elini uzatarak taşlardan bir tanesini geri aldı. Kenan’ın elindeki taşa yaklaştırarak biraz çevirdi. Çocuk taşların bir an birbirlerini çektiğini, yaşlı adam döndürmeye devam edince başka bir an ittiklerini fark etti. Birden Kadran’ın elinden taşı tekrar alarak kendisi denemeye başladı.

Gerçekten de bir an geliyordu ki, birbirinden nefret eden iki kişi gibi birbirlerini itiyorlardı. Çocuk adama soran gözlerle baktı. Adam gülümseyerek çocuğun saçlarını okşadı.

“Sana bir şey daha göstereceğim, bana o tahtayı getir,” dedi. Çocuk tahtayı getirince taşın birini tahtanın üzerine koydu, diğerini de altında gezdirmeye başladı. Üstteki taş sanki biri onu itiyormuş gibi yuvarlanmaya ve sürünerek hareket etmeye başlamıştı.

Sahmi “Büyü olmalı,” dedi. Gözleri irileşmiş bir halde olanları izliyordu.

Kenan “Büyü değil,” dedi birdenbire. Yaşlı bilgeye bakarak “Değil mi?” diye sordu.

Yaşlı adam cevap olarak, “Yarın evinize dönün ve Umer’e gitmek için hazırlıklara başlayın,” dedi.

Sahmi “Nasıl? Umer için izin veriyor musunuz?” diye sordu. “Daha neler yaptığını anlatmadım bile.”

Yaşlı adam kısaca “Sonra anlatırsın,” diye cevapladı.

Sahmi “Ama sorduğunuz soruları bilemediği için ben zannetmiştim ki…” deyip sustu.

Kadran elini Kenan’ın sırtına koyarak, “En azından gördüklerinden ve en önemlisi benim gibi yaşlı bir bunaktan korkmadı,” diyerek taşları tekrar cebine koydu. Kenan’a da levhayı dolaba koymasını işaret ettikten sonra yavaş adımlarla hareket ederek odadan çıktı.

* * *

Umer büyük bir şehirdi. Bazı yerlerinde üç katlı binalar bile vardı. Şehir içinde kurulan pazarda aranan her şey bulunabiliyordu. O kadar büyük bir şehirdi ki üç tane demirci nal yapımına ve tamirine ancak yetişebiliyorlardı.

Sahmi çantasını açıp Kadran’ın kendilerine verdiği mektubu tekrar kontrol etti. Mektup yerindeydi. En son yemek yedikleri yerdeki bazı insanlardan şüphelenmişti. Büyük şehirler her ne kadar gelişmiş olsalar da, kötü niyetli insanların kendilerine yer bulabildikleri yozlaşmış bir toplum yapısına sahiptiler. Kendi köylerinde hiç olmayacak bir şey olan hırsızlığa, şehre gelir gelmez karınlarını doyurmak için girdikleri bir aşevinde Kenan’ın pelerinini çaldırarak şahit olmuşlardı.

Sonunda öğretmen Hemin’in evini bulabildiler. Büyük şehirlerin bir kötü tarafı da herkesin birbirini tanıyamayışıydı. Hemin’i ilk sordukları kişi o isimde birini tanımadığını söyleyince Kenan çok şaşırmıştı. O küçük yaşına rağmen kendi köylerindeki herkesi tanırdı.

Kapıyı genç biri açtı. Kim olduklarını ve nereden geldiklerini iyice dinledikten sonra Hemin’e haber vermek üzere yanlarından ayrıldı. Kendilerine ne oturacakları bir yer göstermiş ne de bir şey ikram etmişti. Bir süre sonra Hemin yanlarına geldi. Sahmi’nin verdiği mühürlü mektubu açıp okuduktan sonra onları içeri aldı.

Hemin şişman ve komik yüzlü bir adamdı. Gözleri çekikti. Civarda ona benzeyen başka kimse yoktu. Çabuk çabuk konuşuyor ve karşısındaki konuşurken hiç sıkılmadan sözünü kesiveriyordu. İlk karşılaşma sırasında Sahmi üzerinde hiç de iyi bir etki bırakmamıştı.

“Demek adın Kenan,” dedi Hemin.

“Evet efendim,”

“O yanındaki adam hep seninle mi kalacak?

“Kendisi nasıl uygun görürse, efendim,”

“Şu her lafın arkasına bir efendim ulamaktan vazgeç evlat.”

“Peki efendim,”

“Tamam, efendim, peki efendim, efendim de efendim,” diyerek küçük çocuğu taklit etti adam. Sonra ciddileşerek “O halde size kalacağınız bir ev bulmamız gerek,” diyerek hizmetçisini çağırdı.

“Bu çocuğu hanımının yanına götür. İyice temizlensin. Saçları da kazınsın. Sen de git soruştur bakalım, bu yakınlarda iki kişinin kalabileceği boş bir ev var mıymış?”

Kenan itiraz edecek gibi oldu. “Saçlarım efendim…” diyebildi.

Hemin sert bir ifadeyle “İtiraz yok. Kurallara uyacaksın. Köyden getirdiğin bitleri diğer öğrencilerin saçlarında görmek istemem,” diyerek sözünü kesti.

* * *

Kenan bir yıl boyunca aralıksız eğitim gördükten sonra bir gün öğretmen Hemin’e bir şüphesi hakkında danışmak üzere evine gelmişti. Hemin’i haftada bir kez, o da okulda görebiliyordu. Bir sorusu olduğunu söylediğinde adam evine gelmesini söylemişti. Şimdi pencerenin önünde öğretmenini beklerken geçen günleri düşünüyordu. Aslında Umer’e gelirken hiç de böyle bir yaşam beklemiyordu. Hatta Sahmi ile beraber yolda bazı varsayımlar üzerine konuştuklarını hatırlıyordu.

“Oraya gidince ben bir iş bulurum sen de, bilmediklerini öğrenmek için öğreticilere sorular sorarsın. Herhalde altı ayda her şeyi öğrenirsin. Sonra köye geri döneriz, diğer çocuklara öğrendiklerini anlatırsın,” demişti Sahmi.

Geldiklerinin ikinci günü, önlerinde kendilerini bekleyen yaşamın hiç de bekledikleri gibi olmadığını anlamışlardı. Bir kere Sahmi’nin çalışmasına gerek olmadığı anlaşıldı. Şehir yönetimi eğitim binalarında kalan kişilere ve onlara bakmak zorunda olanlara her ay bir miktar para veriyordu. Kendilerine verilen para ve diğer yardımlar, fazla harcama yapmayı bilmeyen Sahmi ve Kenan için yeterince fazla geliyordu. Ama asıl önemli olan konu, Kenan’ın eğitiminin altı ayda bitmeyeceği idi. Belki altı yıl bile sürebilirdi.

“Hoş geldin çocuk,” diye seslendi Hemin.

“Hoş bulduk Öğretmen Hemin,” dedi Kenan.

“Nasıl geçiyor günlerin? Hayatından memnun musun?”

“Sayenizde eğitimime devam ediyorum.”

“Arkadaşın nasıl, Adı neydi.”

“Sahmi, Öğretmen Hemin. Beraber sizin yanınıza geldiğimiz kişiden bahsediyorsunuz herhalde.”

“Evet, Sahmi. O ne yapıyor?”

“Şimdilerde evlilik hazırlıkları içinde. Geldikten birkaç ay sonra köyümüze geri dönmek istemişti. Ben de şaka olsun diye okumayı öğrenmesini, yoksa köylülerin onun Umer’e boşuna gidip geldiğini zannedeceklerini söylemiştim. Beni ciddiye alıp okuma öğrenmeye başladı. O sırada bir de kadın arkadaş edinince burada kaldı. Hala beraber oturuyoruz.”

“Öğrendi mi bari okumayı?”

“Hem okuma hem de yazmayı öğrendi. Evde beraber çalışıyoruz. Hesap yapmayı da yakında çözecek,”

“İyi, iyi. Sen ne soracaktın bakalım,”

“Ha. Evet. Öğretmen Hemin, bir hafta önce çember dersleri görüyorduk. O gün bize bir çemberin çevresini altı bin dört yüz eşit parçaya bölersek parçalardan her birinin merkezde bir miyem açıya denk geldiği anlatıldı. Sonra da denildi ki, eğer çemberin yarıçapı bin dönüş ise, dönüş diyerek arazi ölçümünde kullanılan çemberleri kastediyorum, bir miyemlik açı çember üzerinde bir dönüşlük mesafeye denk gelir. Bu dönüşten bağımsız bir ölçüdür. Aynı açıklamayı ayak hesabı ile de yapabiliriz, denildi.”

“Dur! Dur bakalım. Bir daha anlat şunu,” diyerek çocuğun sözünü kesti Hemin.

Kenan kelimelerin üzerine basa basa ve kafasını her kelimeden sonra öne eğerek, “Yani bir çemberin yarıçapı bin ayak boyu ise, merkezden bir miyemlik açının kapsadığı mesafe çember üzerinde bir ayak boyudur.”

“Anladım evlat. Ama sorun nedir onu anlayamadım.”

“Öğretmen Hemin. Ben birkaç gecedir hesap yapıyorum ama çemberin çevresini altı bin dört yüz parçaya ayırarak yaptığımız bu hesap tam olarak doğru değil. Öğretmenlerime sorduğumda onlara da zamanında sizin öğrettiğinizi söylediler. Hatta içlerinden biri de bu yanlışlığın farkına varmış ama kimseye söyleyememiş.”

Hemin “Tamam anladım şimdi sorunu,” diyerek Kenan’a oturmasını işaret etti. “Bak evlat. Aslında temelde yanlışlık yok. Arazi ölçmede kullandığımız bu metot her zaman doğru çalışır. On bin adımda bir iki adım yanlışlık olabilir. Önemli olan ihtiyaca cevap vermektir,” dedi.

Kenan “Kadran’la ilk tanışmamızda bana matematiğin her zaman doğruyu söylediğini anlatmıştı. Acaba yanılıyor muydu?” diye sordu.

“Hayır yanılmıyordu. Hata yapan matematik değil, bizim eksik bilgilerimiz,” dedi Hemin. “Bak sana bir iki örnek daha vereyim. Biraz önce dönüşten bahsettin. Uzun yıllardır kullandığımız bir araçtır o çemberler. Bir kulaç çapındadırlar. Bazen döndürerek uzunluk ölçeriz bazen de üst üste koyarak yükseklik ölçeriz onlarla. Bazen çevre belli olur ve çap sorulur bazen de çapı belli olan çemberin belli bir mesafeyi kaç dönüşte alacağı sorulur. Genelde cevap olarak çevre çapın üç katından az fazladır denilir. Asıl sayı üç ile dört arasındadır ama üçe daha yakındır. Ama üç diye kestirip atarsak çok hata yapmış oluruz. O yüzden üçten biraz fazla diye hesap yaparız.”

Sonra cebinden bir yazı kalemi çıkararak yanlarında duran saksının üzerine, Kenan’ın Kadran’ın evinde gördüğü üçgenleri çizdi. Çocuk hemen “Kadran bana bu şekli göstermişti,” dedi.

Hemin, “Yeşil bir tahta mıydı?” diye sordu. Çocuk “Evet,” anlamında baş sallayınca “O şekilleri ben çizmiştim,” diyerek anlatmaya başladı. “Bak evlat. Bir üçgende iki kenar birbirine dikse, o iki kenarı birleştiren çizginin uzunluğu ile aralarında alan hesapları yönünden bir ilişki vardır.”

Kenan atıldı, “Biliyorum,” diye. Hemin “Anlat bakalım,” deyince “Böyle bir üçgende uzun kenarın ve birbirlerine dik olan kenarların, kare şeklindeki bir alanın bir kenarı olduğu varsayılır. Eğer herhangi iki kenarın uzunluğu biliniyorsa alan hesapları yapılarak, uzunluğu bilinmeyen kenarın oluşturduğu alan bulunur. Sonra kendi kendisi ile çarpılan sayıların oluşturduğu cetvelden alan bulunarak bir kenarının uzunluğu hangi sayının kendi kendisi ile çarpımı ise sonuç olarak bulunur,”

Hemin, “Çok iyi. İyi öğrenmişsin. Şimdi benimle gel,” diyerek Kenan’ı diğer odada bulunan tam bir küre şeklindeki yontulmuş taşın yanına götürdü. Taşın üzeri çizgilerle doluydu. Tam üstte kesişen iki dik çember küreyi dörde bölüyor, tam ortada, kenarda çizilen başka bir çember o iki çemberi de dik olarak bölünce küre sekiz eşit parçaya bölünmüş oluyordu.

Hemin küreyi göstererek, “Bak dedi,” sekiz parçadan birini göstererek. “Burası bir üçgen oluşturuyor, değil mi?” Kenan üçgen oluşturduğunu onaylayan bir biçimde başını salladı. Hemin devam etti. “Ama öyle bir üçgen ki, tüm köşeleri birbirine dik. Şimdi dik üçgenlerle ilgili kuralı buraya uygulamaya çalışalım. İki kenarın oluşturduğu varsayılan karelerin alanlarının toplamı karşı kenarın oluşturduğu varsayılan karenin alanına eşit olması gerekir değil mi? Ama görüyorsun ki olmuyor. Ancak yarısına eşit bir alan oluşur bu kenardan. Öyleyse bu kuralın da doğruluğu tartışılır.”

Hemin biraz önceki odaya doğru geçerlerken sözlerine devam etti. “Daha önce de söylediğim gibi evlat. Dosdoğru olan matematiği az bilgi seviyemizle kurallarla sıkıştırmak istiyoruz ama pek başarılı olduğumuz söylenemez.”

Tekrar oturduklarında Kenan “Öğretmen Hemin, kurallardan bahsedince şunu da sormak isterim. Son yirmi yıldır altmış sayısının taban alındığı bir sayma metodu öğretilmekte. Neden altmış diye soracaktım.”

Hemin “Bu gün beni çok zorluyorsun,” diyerek anlatmaya başladı. “Sayıları yazıya geçirirken pek çok yöntem denenmişti. Ama en uygun olanı basamaklı yöntem olmuştu. Basamak sayesinde kolayca toplama ve çıkarma yapabiliyor, basamakları çarpanlarına ayırmak kolay olduğu için bölme işlemini de gerçekleştirebiliyorduk.

Önceleri onlu bir yöntem izlenmeye çalışıldı. İlk başlarda kolay gibi görülüyordu ama iş zaman ve alan ölçmeye gelince, hesap uzmanları zorlanmaya başladılar. Sonra matematikçilerden daha kolay bir yöntem bulmaları istendi.

Çok eskilerden kalma bir yöntem olan altmış ve on sayılarının beraber kullanıldığı yöntem tekrar öne sürüldü. İlk olarak ne zaman ortaya çıktığını ben de bilmiyorum. Böylece biraz daha rahatlamıştık. Saymada biraz zorlanıyor olsak da, alan ölçümleri ve zaman hesaplarında çok yüksek bir doğruluk elde etmeye başladık.

Asıl büyük kolaylık bölme işleminde gerçekleşti. Eski kullanılan on sayısı sadece iki ve beşe bölünebiliyordu. Ama altmış öyle değil. İki, üç, dört, beş, altı, on, on iki, on beş, yirmi ve otuz gibi birçok sayıya bölünebiliyor.”

Kenan “Henüz derslerde görmedik, zaman ve mekân ölçümlerinde ne gibi fayda sağlamıştı?”

Hemin kendini kaptırmıştı. Artık Kenan gibi soru soranlar pek bulunmuyordu. Anlatmaya başladı. “Zaman için şöyle örnekleyebiliriz. Ortalama bir insanın sakin zamanlarında kalp atışları arasındaki zaman birimini temel aldık. Kalp atışından insan ömrüne kadar olan süreyi altı ve on sayısının katlarına denk getirdik.

Daha doğrusu ben o zamanlar çok yeni bir öğrenciydim. Daha önceden kullanılan bir ölçü sistemini kullanmış ta olabiliriz. O zamanki bilim yetkilileri sözleri tartışılmayan kişilerdi. Gerçi şimdi de öyle. Bize ne dedilerse biz de öğrencilerimize onu öğrettik.

Zamandan bahsediyorduk. İki kalp atışı arasındaki süreyi en kısa zaman parçası olarak kabul ettik. Bunun altmış katına dakika dedik. Dakikanın altmış katına saat dedik. Saatin yirmi dört katı yani dört kere altı katı, tanrının bir düzeni olarak bir güne denk geliyordu. Yani bir öğle vaktinden diğer öğle vaktine tam yirmi dört saatte erişiyoruz. Bir günün otuz katı, yani beş kere altı katı, bir ay, üç yüz altmış katı, yani altı kere altmış katı bir yıla denk geliyordu. Eskiden bu yana zaten her yıl uğursuz gün saydığımız beş gün bile bu hesap dışında yer alarak bize altmışlık sayı düzeni doğruluğunu kanıtladı. Daha da ileri gidersek, on iki ayın iki kere altı aya, bir ömür olan yetmiş iki yılın on iki kere altı yıla denk geldiğini de söyleyebiliriz.

Şimdi alan ölçmeye gelelim. Bir çemberi üç yüz altmış parçaya böldük. Her bir parçaya denk gelen açıya derece dedik. Sonradan hesaplar gösterdi ki, üçgenin iç açıları yüz seksen derece, karenin ve diğer dörtgenlerin ki üç yüz altmış derecedir. Bu kurallar düzlemlerde her zaman geçerlidir. Alan ölçmede de altmışlık sayı düzeni kullanabileceğimizi görünce eğitimleri altmışlık düzende vermeye başladık.

Bana sorarsan, kesin bilmemekle beraber, bu düzenin en az bin senedir kullanıldığını söyleyebilirim. Ama sır gibi saklanıldığı için hiç kimse asıl kaynağı bilmiyor.”

Hemin sözlerini bitirince ayağa kalktı. “Evlat, sorularının cevabını verebildim herhalde. İzin verirsen başka bir eğitime yetişmek zorundayım,” dedi ve çıktı.

* * *

Yaz aylarının başında Hemin, Kenan’ı yanına çağırttı. Genç öğrenci, öğretmenin evine gittiğinde üç kişiyi daha adamın yanında buldu. Kenan Hemin’in yanındakilerin kendisini görünce yüzlerini buruşturduklarını fark etti.

“Hoş geldin evlat,” diyerek çocuğu karşıladı Hemin.

Bilgili oldukları her hallerinden belli olan adamlardan biri, “Bize bir çocuğu mu öneriyorsun,” diye asık suratla sordu. Kenan neler döndüğünü anlamaya çalışmaktaydı. Anlaşılan içinde bulunduğu grup bir çalışma takımıydı. Daha önce böyle takımlar kurulduğunu duymuştu. Ama içlerine hiçbir zaman öğrenci dâhil edilmezdi. Diğerlerinin arasında geçen konuşmaları sessizce dinlerken, Hemin’in önderliğinde bir çalışma grubu oluşturulduğu ve öğretmenin kendisini de bu gruba dâhil ettiğini anladı.

Adam uzun ve ikna edici bir açıklama yapmak zorunda kalmıştı. “Meslektaşlarım, bu çocuk, bizler gibi değil. Kafasında bazı kural ve kalıplarla düşünmüyor. O yüzden bu çalışmaya onu da alıyorum.” Hemin’in desteği tüm itirazlara dayanabilirdi. O farklı bir ırktan olmasına ve çok uzaklardan gelmesine rağmen çok güçlü bir bilim adamıydı.

Uçmak. Grubun çalışma konusu insanoğlunun uçabilmesini sağlayacak yöntemler geliştirmesini sağlamaktı. Günlerce konuşmalar yapıldı. Bin türlü fikir ortaya atıldı ama sürekli uçmayı sağlayacak bir yöntem üzerinde anlaşamıyorlardı. Fikir öne sürme işine Beyan adı veriliyordu. Beyanını sunacak kişi her dinleyiciye bir beyan örneğini yazılı olarak vermek zorundaydı.

İçlerinden biri top örneğini verdi. Hatta deney yaptılar. Hafif eğik duran top ateşlenince içindeki mermi fırlamıştı. Bir süre sonra düşmeye başlayınca deriden bir torba açılmış ve hızını yavaşlatmıştı. Mermi yere yavaşça inmiş, bir insanın bu inişe dayanabileceği herkes tarafından kabul edilmişti.

Top deneyini görünce Kenan’ın aklına çok iyi bir fikir gelmişti. Tek ihtiyacı sürekli yanacak bir ateş kaynağı bulmaktı. Daha önce kendisi gibi fikir ileri süren bilim adamlarının düştüğü durumları görmüştü. Açıklama yapmadan önce dikkatli olup gülünç duruma düşmemeliydi. Hatta biri şöyle demişti. “Bu bahsettiğim yöntem, kuşlar gibi yerin çekimine karşı bir iç tepki oluşturabildiğimiz zaman geçerli olabilir. Ben kuşları inceleyip, içlerinde yer çekimine karşı gelen her ne varsa o şeyi çıkartıp, onunla deneyler yapmayı öneriyorum.

Kenan düşüncesini Hemin’e açtı. Hemin çocuğu dikkatle dinledi. Hiç gülmedi ve alay etmedi. “Senin ihtiyacın olan her ne ise onu sana bulacağım,” diyerek Kenan’a söz verdi ve iki ay bile geçmeden Kenan’a bembeyaz bir tozdan “Deneylerini bununla yaparsın,” diyerek bir avuç dolusu verdi. Kenan tozu deneyince Hemin’in neden bu kadar az verdiğini anladı. Toz çok şiddetli bir şekilde patlıyordu.

Kenan tozu çamurla karıştırarak, aralıklı ve şiddetli patlamalar elde etmeye başladı. İçini oyduğu bir odun parçasını, oyuğu patlayan çamurla doldurarak, elinde kalan son tozla bir dakika boyunca havada tutmayı başarmıştı. Hemin’den daha fazla toz istediğinde, tozun çok uzaklardan geldiğini ve çok pahalı olduğunu öğrendi.

Tekrar tekrar yaptığı deneylerden sonra, kapalı bir kabın içerisinde havayı sıkıştırıp sonra patlayıcı ile bir basınç daha oluşturulunca itme kuvveti oluşturan sıcak gazın yere doğru püskürtüldüğünde bağlı olduğu düzeneği yukarı doğru iteceği kanıtlanmıştı. Şimdilik fazla yükseklere çıkamayan ama yerden havalanarak hareket eden taşıtlar yapılabilirdi. Belki ilerde düzenekler geliştirilerek gerçekten havada uçan makineler bile icat edilebilirdi.

* * *

Hemin’in telaşlı bir hali vardı. Sağa sola koşuyor, bütün hazırlıklarının tamam olduğunu görmek istiyordu.

Kenan’ı çağırarak, “Beyanı hazırladın mı?” diye sordu.

“Evet. Hazırladım. Artık şu beyan işine de bir çözüm bulsak iyi olur,” diye ters ters cevap verdi Kenan.

Hemin “Neden bu kadar sinirlisin?” diye tekrar sordu.

Kenan, “Tam üç gündür yazı evinde çalışıyorum. Şu ellerimin haline baksana,” diyerek kalem tutmaktan yara bere içinde kalmış ellerini gösterdi.

Hemin “Biraz yağ sür, biraz da sıcak su buharında tut, iki günde geçer,” diyerek geçiştirdi. Koca göbeğini sallaya uzaklaştı.

Fikri Kenan bulmuştu ama Hemin sahiplenmek üzereydi. Kenan çalışmasını iyice geliştirmiş ve beyan edecek duruma gelmişti. Toplantının yapılacağı masa üzerine çizim ve hesaplamalardan oluşan beyanları her dinleyiciye bir beyan düşecek şekilde dağıttı. Yan taraftaki duvara da beyanın büyük bir örneğini çizdi. Kendisi de bir örnek alarak katılımcıları beklemeye başladı.

Bilim adamları gelince Hemin konuşmaya başladı. Kenan’ın moral bozukluğu her halinden belliydi. Ama Hemin bir açılış konuşması yapıp bütün çalışmayı Kenan’ın yaptığını söyleyince neşesi yerine geldi. Sonra Hemin beyanın geri kalanı için Kenan’ı duvarın yanına götürdü ve anlatmasını istedi.

Duvarda yapmayı düşündükleri makinenin alttan ve yandan görüntüsü çiziliydi. Dikdörtgen şeklindeki bir platformun sekiz yerine boru biçiminde düzenekler yerleştirilmişti. Her köşeye bir tane, uzun kenarların ortalarına birer tane ve iki tane de platformun içindeki boş alana birer itici koyulmuştu. Üstten emilen hava boru içerisinde yanmakta ve aşağı doğru püskürtülmekteydi. Oluşan itici kuvvet ile platform üzerinde iki kişiyi taşıyabiliyor ve bir insan ağırlığındaki patlayan toz ile yirmi dakika boyunca yerden dört karış yükseklikte kalabiliyordu. Ortadaki iki itici düzenek, sağa sola ve öne arkaya hareket ederek platformun istenilen yöne gitmesini sağlayabiliyorlardı. Tüm hesaplar tam gibi görülüyordu.

Dinleyiciler en çok tozun elde ediliş biçimini sordular. Kenan tozun nasıl yapıldığını bilmiyordu. Bir gün Hemin’in evine iki kişinin bu tozdan getirdiğine şahit olmuştu. Gelen kişiler aynı Hemin gibi çekik gözlüydüler. Kenan Hemin’le misafirlerinin aralarında geçen konuşmaları anlayamamıştı. Çünkü daha önce hiç duymadığı bir dilde konuşmuşlardı. Hemin, gördüklerini kimseye söylememesi için Kenan’a sıkı emirler vermişti. Adam tozun nereden geldiğini sır gibi saklıyordu.

İki hafta sonra uçan makine çalışmaya hazır hale gelmişti. Tahtadan yapılan ve ekmek teknesi biçimindeki platformun zeminine halı serildiğinden, önceleri şaka olarak, sonradan ciddi bir şekilde makineye Uçan Halı adı verildi. Cihaz şehrin dışına götürülerek denemelere başlandı.

Tüm iticiler ateşlenip üst hava emici kapaklar açılınca cihaz yerden havalandı. Yakın çevresinde kimse duramazdı. Alttan fışkıran alevler ve sıcak hava geniş bir alanı etkiliyordu. Kenan ve Hemin Uçan Halıyı kontrol ediyorlardı. Taşıtın kenarında kendilerini koruyacak duvarlar olmasaydı alevler içinde kavrulabilirlerdi. İlk birkaç dakika çok iyi geçti. Ama ilerledikleri yönde bir ağaçlığın yanından geçerken, sıcak hava ve alevlerin etkisi ile önce kuru otların sonra da çalıların yanmasına sebep oldular. Yangın ağaçlığa doğru ilerlerken Uçan Halı’yı kullanan iki kişi ağaçlığı arkalarına alarak geniş bir daire çizmeyi sürdürdüler. Belli ki patlamaların sesinden ve çevrelerindeki dumandan dolayı yangının farkına varmamışlardı. Yaz kuraklığında ağaçların alev almasından sonra ikinci yangın da kısa bir süre sonra başladı. Taşıtın altından fırlayan, henüz tam yanmamış patlayan çamur bir bomba gibi patlayarak dağıldı. Çevreye dağılan çamurun küçük parçaları defalarca kez patlayarak ekin tarlalarına kadar ulaştılar. Taşıt deneyi tamamlandığında dermeye hazır ekinlerin bulunduğu büyük bir tarla da yanmaya başlamıştı.

Deney başarılı olmuştu ama sonuçları felaketti. Yanan ağaçlıkta dört tane de at ölmüştü. Orada oturmakta olan insanlar da vardı ama onlar son anda kaçıp kurtulmuşlardı.

Bilim adamları tekrar toplandılar. Oy çoğunluğu ile cihazın çalıştırılmasını ve o tarihten sonra da bir daha yirmi yaşın altındakilerin bilim toplantılarına katılmasını yasakladılar.

* * *

Kenan deney gününden sonra bir daha dışarı çıkamadı. Hemin onun yüzünden utanılacak bir duruma düştüğü için bir yıldır verdiği desteği birden bire kesti. Arkadaşları Kenan’ı beceriksizlikle ve kendi geleceklerini mahvetmekle suçladılar.

Bir hafta sonra Sahmi, Sahmi’nin eşi Melina ve Kenan köylerine geri dönmek zorunda kaldılar. Geçen bir yıl içerisinde kazandıkları para, üç dört yıl çalışmadan yaşamalarını sağlayacak kadar çoktu. Ama asıl önemli olan Kenan’ın bir daha bilimsel çevrelere kabul edilmeyecek oluşuydu.

On günlük yolculuktan sonra köye geldiler. Başlarına gelenleri en ince ayrıntısına kadar anlattıklarında, Kenan’ın saygın biri olacağına inanan köylüler hayal kırıklığına uğramışlardı. Bir süre sonra Kenan’a olan ilgi zayıfladı ve o da köylülerden biri gibi oldu. Artık çalışması ve kendine bir de ev yapması gerekiyordu.

Sahmi ile konuşup yeni evlerini Kenger çayı kıyısında yapmayı kararlaştırdılar. Kenan’ın kendisinden üç yaş büyük amcası Saravan’ı da yanlarına alarak nehir kıyısında yaşamak için çalışmaya başladılar. Birkaç ay sonra verimli akarsu kenarında yerleşik hayvancılık, balıkçılık ve yaptıkları su değirmeni ile un öğütücülüğü yapmaya başladılar.

Kenan kendini çalışmaya verdiği için Umer’de geçirdiği moral bozucu günleri unutmaya başlamıştı. Bir gün yabancı olduğu her halinden belli olan bir adam Kenan’ı ziyarete geldi. Adamın yanında Kadran’ın evinde tanıştıkları kız ve yine aynı evde gördükleri bir adam vardı. Kız yabancıya rehberlik etmek üzere gelmişti.

Adam Kenan’a uçan makine icadı ile ilgilendiğini söylemek için gelmişti. Kenan adama iki sebep yüzünden makineyi tekrar yapamayacağını anlatmaya çalıştı. Birincisi itici güç elde etmek için kullanacakları toz yoktu, ikincisi makine çalışırken çevresini yakıp kavurarak harap etmekteydi.

Adamın cevabı şaşırtıcıydı. “Evlat bahsettiğin iki engel de benim için sorun olmaz. Ben bir gemiciyim.

Birincisi Hemin’e o tozu getirenler benim gemimde yolculuk etmişlerdi. Sen deneyi yaptıktan sonra Hemin’in daha önceki siparişini de getirdiler. Fakat Hemin mallarını satın almayınca toz ellerinde kaldı. Ben konunun iç yüzünü öğrenince toz ile ilgilenebileceğimi söyledim. Ellerindeki otuz çuval tozu satın aldım ve yüz çuval daha ısmarladım.

İkinci olarak senin icadını denizde kullanmak istediğimden yakıcı etkisi göz ardı edilebilir. Hem belki makineyi geliştirerek, gemimin rüzgârsız havalarda hareket etmesini bile sağlayabilirsin.”

* * *

Kenan o günden sonra tam beş yıl denizlerde dolaştı. Hızla giden gemilerin yapılmasını sağladı. Birçok ülkeler gördü. Köyüne tekrar geri döndüğünde zenci bir eşi ve kömür yüzlü bir kızı vardı. Gökyüzünde kendilerininkinden farklı yıldızların olduğu uzak bir ülkeden getirmişti eşini. Çocukları da gemide doğmuştu.

Çok zengin olmuştu. Tek amacı vardı artık. Dünyanın en büyük binasını inşa etmek istiyordu. Her taraftan görülebilecek, binlerce kişiyi barındırabilecek, şanını herkesin duyacağı en yüksek binayı inşa edecekti. Ama önce dinlenmesi gerekiyordu. Yıllarca sürecek bir işe başlamadan önce koyunlar ve balıklarla bir süre daha oyalanacaktı. Düşünmesi gerekiyordu. Düşünebildiği için de çok mutluydu.