Zenar’ın Geleceği

Posted by Murat Yılmaz on Mar 28th, 2005
2005
Mar 28

ZENAR’IN GELECEĞİ

Sumas Yazıtçısı Detinyus Kitabesi IV. BölümYaşamak, bir inattır evlat! Ataların bir hata işlediler ve hatalarının bedelini ödemesini bildiler. İçlerindeki, dünyaya karşı duydukları hasret ateşi, yüreklerini kavuruyor. Göç ettiler bir acıdan öbür acıya, oysa doyamamıştı adem oğlu anayurduna, dünyasına. Devrildi muhteşem yapılar, gömüldü toprak altına. Saklandı bilgelik, kalın duvarlar arkasına. Çocuk, kadın, genç, ihtiyar keder ile çıktılar yıldız köprüsüne. Bir yangın gibi taşınacak göz yaşı ve acı, göğüslerde. Göğü duman, yeri harap bıraktığımız dünya, umutla yeşerecek kalbimizde.Sen dünya üzerinde neşe ve sevinçle gezip dolaşırken, onlar şimdi kadim medeniyetlerini ana yurtlarından çok çok uzaklarda yaşatıyorlar.

Detinyus Hatar- Venon Yazıtçısı


TULOR’UN EVİ

Temre Seprener şehrin dar koridorlarından birinde hızlı adımlarla yürüyor bir taraftan da amaçsızca kapıların yan tarafındaki isim levhalarını okuyordu. Chap Tulor’un isminin yazılı olduğu levhayı görünce durakladı. Eski dostuna şöyle bir uğramaya karar vererek kapıya yöneldi ve parmaklarını yavaşça dokundurdu. İçerden verilen onayın ardından mavi kapı hafifçe yana doğru kayarken, insanın içini ferahlatan bir ışık dışarı doğru süzüldü. Tulor’un bürosu alışılmış bürolara hiç benzemezdi. Üç bölümden oluşan dairenin salon kısmı yeşil bitkiler ve rengarenk çiçeklerle bir bahçeye dönüştürülmüştü. Tavandaki cam küreden yayılan ışık güneş vazifesi görüyordu. Seprener her zamanki hayranlığı ile çevresini seyrederken Tulor sağındaki kapıda belirdi.

“Hoş geldin Temre, içeri gelsene,” dedi Tulor.

“Hoş bulduk Chap, fazla kalmayacağım, şöyle bir uğradım,” dedi Seprener.

Tulor ile altı yıldır beraber çalışıyorlardı. Burası yaşlı adamın hem ofisi hem de eviydi. Yan odaya geçen Tulor’un peşinden Seprener de girdi. Yerde ve duvarda bulunan sepil halıların yeşilimsi ışığı odaya ferahlatıcı bir görünüm veriyordu. Odadaki bir çok eşya elde yapılmış sanat eserleriydiler. Seprener Tulor’un gösterdiği sepil kaplanmış rahat koltuğa oturdu.

“Görüşmeyeli iki hafta oluyor,” dedi Tulor.

“Haklısın,” diye cevapladı Seprener “Bahsettiğine görüşme diyorsan. Bazen insanların, senin yaşadığından şüphelendiklerini düşünüyorum. Tüm toplantılara görüntüyle katılıyorsun.” Seprener Tulor’un video konferans cihazları ile yaptığı görüşmelerden bahsediyordu.

“Lütfen Temre,” diyerek Seprener’in konuşmasını durdurdu Tulor. “Bu konuyu daha önceleri de konuşmuştuk. Üzerinde yaşayabileceğim bir dünya buluncaya kadar buradan çıkmayacağım.”

“Ama senin gibi evinden dışarı tek adım dahi atmayan birinin yıldızları keşfetmek için çalışması, diğerlerinin kafalarında soru işaretleri oluşturuyor. Bunun farkındasın sanırım,” diyen Seprener, kolunu oturduğu koltuğun arkalığına dayadı.

Chap Tulor iki yıl önce geçirdiği bir kaza sonucunda omurgasından sakatlanarak uzunca bir süre ne evinden çıkabilmiş ne de Topronit-T’deki görevini sürdürebilmişti. Bu kaza onun düşünmeye daha çok zaman bulmasına olanak vermiş, evinde dinlendiği süre içerisinde, diğer kurul üyelerinin ikna çalışmalarına rağmen, bir daha evinden çıkmama kararı almıştı. Bu kararı almasına, hasta olduğu süre içerisinde Topron ile ilgili çalışmaların aksaması, hatta durma noktasına gelmesinin yol açtığı düşünülüyordu. En büyük ideali, halkının bir gün, şu andakinden daha güzel bir dünyada yaşamasıydı. Bu idealin gerçekleşmesi için yapılan çalışmalarda herhangi bir aksaklık olmamalıydı. Kendi yaşı da ilerlediği için, görevlerini daha genç üyelere devretmişti. Eşinin ölümünden sonra zaten yalnız yaşamaya başladığı bürosunu, yaşayan bir bahçeye dönüştürmüştü. Topronit-T deki çalışmalarına, kurul üyelerinin ısrarı ile danışman olarak devam ederken, bahçesini düzenleyerek hayatını devam ettiriyordu.

“Evet farkındayım, fakat üst kurul üyelerinden çoğunun beni anladıklarından eminim. Beni ne kadar garip bulsalar da fikirlerimi dinliyorlar. Bu yüzden onlara saygı duyuyorum. Senin fikirlerini de dinliyorlar, sen olmasaydın Topron konusunda büyük atılımı gerçekleştiremezdik. İnsanları ikna kabiliyetin gerçekten övülmeye değer.”

“Abartıyorsun Chap,” diyerek gitmek için hareketlendi Seprener. “Ben daha çok oyalanmayayım,”

“Akşam yemeğine kalsaydın,” dedi Tulor.

Seprener Tulor’a doğru döndü ve “Teşekkür ederim Chap. Benimki sadece ufak bir ziyaretti, ayrıca Vegez’le güneş parkında buluşmak için sözleşmiştik.”

“O zaman yarın ailen ile birlikte akşam için bekliyorum. Moli ile Selen’i de uzun zamadır görmüyorum. Küçük yumurcağı özlemişim. Son  yıllarda çocuk yüzü görmek de zorlaştı.”

“Tamam Chap. Yarın için Moli ile konuşurum,” dedi Seprener düşünceli bir biçimde “Artık gitsem iyi olacak,” diyerek kalkıp kapıya doğru ilerledi.

Temre Seprener kırk yaşlarındaydı. Uzun yıllar tarih araştırmaları yapmıştı. Şimdi Topron ile ilgili bir projede çalışıyordu. Zenar gezegeninin kaderini belirleyecek bir grubun içinde olmaktan kıvanç duyuyordu. Küçük yaşlarından bu yana –yüzeyci- olmuştu. Zenar’ın başına gelen felaketten sonra gezegen halkı yer altına sığınmak zorunda kalınca, eskiye özlem duyanlar, yüzeyciler adı verdikleri bir topluluk oluşturmuşlardı. Yüzeyciler üç yüz yıldır gezegenin geleceği için çalışıyorlardı. Zenar’ın uydusu Topron ve Fartas şehrindeki Topronit-T merkezinde çalışanların büyük çoğunluğunu yüzeyciler oluşturuyordu.

Seprener bahçeden geçerek koridora çıktığında yine üstüne karamsarlık çökmüştü. Topronit merkezinden çıkıp, Zenar ulaşım ağına bağlı en yakın istasyona gittiğinde kendisinden önce istasyona gelmiş olan Topronit çalışanlarını gördü. İçlerinde çok iyi tanıştığı insanlar olmasına rağmen sanki orada kimse yokmuş gibi ulaşım aracının gelmesini beklemeye başladı. İstasyonlarda kimse mecbur olmadıkça birbiri ile konuşmuyor ve diğer insanlar orada değillermiş gibi bir tavır takınıyorlardı. Bu durum genel yemekhaneler, banyolar ve bunlar gibi topluma açık olan her yerde böyleydi. “Güneş Parkı” farklıydı. Orada tanımasanız bile herkesle konuşabilirdiniz.

İstasyonda yankılanan gong sesi evinin olduğu yöne gidecek olan magrevin geldiğini haber veriyordu. Manyetik tüneller içerisinde hızlı bir şekilde hareket eden, çok yolcu kapasiteli bu araç ulaşımda büyük kolaylık sağlamıştı.

Seprener kısa süren yolculuğu boyunca koltuğunun önündeki ekrandan günlük haberlerin başlıklarını izledi. Sonra cebinden çıkardığı kalem büyüklüğünde bir silindiri ekranın altındaki okuyucuya yerleştirerek yaptığı yolculuğun ücretinin kişisel hesabından düşmesini sağladı. İneceği istasyonun ismini işaretledikten sonra gelecek sinyali bekledi. Kısa bir süre sonra yankılı bip sesi ile beraber açılan kapıdan indi ve evine gitti.

*       *       *

GÜNEŞ PARKI

Asor Vegez Güneş parkında, bir ağacı çepeçevre sarmış olan oturakta oturmuş Seprener’in gelmesini bekliyordu. Bu parkın harcadığı enerjiyi düşünüyordu. Hatırı sayılır miktarda enerji park için tüketiliyordu. Parkı yapay bir güneş aydınlatıyordu. Çevrede binlerce ağaç ve çeşitli bitki görülüyordu. Hafif bir rüzgar insanları duygu ile yüklüyordu. Rüzgar sadece burada eser, hayvanlar sadece burada koşardı. Zenar’da yer altına inşa edilmiş seksen dört şehirden sadece üç tanesinde güneş parkı vardı. En büyükleri olan ve devasa klimalar sayesinde her mevsimi yaşatabilen bu yapay biyosfer Fartas şehri için övünç kaynağıydı.

Vegez, Seprener’in yanında eşi Molinera ve küçük kızları Selen’le beraber geldiğini görünce şaşırdı. İş arkadaşının yalnız geleceğini tahmin etmişti. Aile Vegez’le selamlaştıktan sonra beraberce havuzlu kamelyaya geçerek oturdular. Selen hemen havuzun kenarına oturdu ve içindeki balıkları seyretmeye başladı.

“Çok şirin bir kızınız var,” dedi Vegez.

“Teşekkürler, ayrıca aşırı meraklı bir çocuk,” diye cevapladı Molinera. “Temre sizinle görüşmek için parka geleceğini söylediğinde bizi de yanına almasını rica etti. Parkı çok seviyor. Umarım bizim varlığımızdan rahatsız olmazsınız.”

“Ne münasebet. Bizim iş konuşmalarımız sizi rahatsız etmezse daha memnun olurum.” dedi Vegez.

Seprener araya girdi. “Buraya gelmeyi onlar istedi. Bizi dinleyeceklerine daha güzel şeylerle ilgileneceklerinden eminim,” diyerek eşine gülümsedi ve cebinden pembe bir silindir çıkararak Vegez’e uzattı. Genç adam silindiri çantasındaki okuyucuya yerleştirdi. Böylece kendisinden yüz seksen bin kilometre uzaklıktaki Topron ile bağlantı kurulmuş oldu.

Ekranı okuyan Vegez “Bir magneron reaktörü ha!” diyerek şaşkınlığını ortaya koydu. “Demek Topron’da bir güneş parkı yapılacak,” dedi.

“Hayır Asor, bu sandığın gibi basit bir güneş parkı değil. İnsanlar sürekli bu park kadar büyük bir biyosferde yaşayacaklar,” diye cevapladı Seprener.

“Bu müthiş bir fikir. Projede devrim kokusu seziyorum,” dedi Asor. Bu yeni fikir genç bilim adamını oldukça fazla heyecanlandırmıştı.

“Haklısın Asor, ama gerekli olan bir değişim uygulanıyor. Yoksa Topron’u basit bir sığınak olarak kullanacaktık ki, bu asıl amacın gerçekleşmesi konusunda önümüze bazı psikolojik güçlükler çıkarabilecekti,” dedi Seprener.

“Korkarım sözünü ettiğin -psikolojik güçlüklerin- ne anlam ifade ettiğini pek anlayamadım,” dedi Vegez. Seprener’den bir açıklama bekliyordu.

“Topronit merkezinden ayrılınca neler yaptın?” diye sordu Seprener.

Vegez şaşırmıştı. “Bunun biraz önce söylediklerinle ne ilgisi var?” Oturduğu sandalyede biraz geriye doğru yaslandı. Seprener’in soran bakışlarındaki ısrarı fark edince cevap verdi. “Madem ki merak ediyorsun. Tamam. Merkezin yemekhanesine gidip akşam yemeği yedim. Sonra magreve binip buraya geldim. Biliyorsun ben bekarım ve evime gitmek için bir zorunluluğum yok. Ayrıca güneş parkı herkes gibi benim için de çekici. Aslında hala neden neler yaptığımı sorduğunu anlamış değilim.”

“Yemekhanede veya magrev istasyonunda kimseyle konuştun mu?”

“Bir esrarengiz soru daha. Hayır, kimse ile konuşmadım.”

“Neden?” diye sordu Seprener tekrar.

“Konuşmak için bir sebebim yoktu. Zaten oralarda kimse birbiri ile konuşmaz ki.”

“İşte asıl sorun burada,” dedi Seprener, sonra devam etti. “Herkes kendi üzerine düşen görevleri yerine getiriyor ve bir kenara çekiliyor. Mecbur olmadıkça kimse birbiri ile konuşmuyor. Böylece insan ırkının en önemli iletişim aracı yok olmaya başlıyor. Topron’da bir biyosfer oluşturmak Tulor’un fikriydi. Evinden dışarı adım atmayan bir adamın insanları ne kadar iyi tanıdığını ve ileriyi ne kadar net bir şekilde gördüğünü tahmin edemezsin. Ona göre kişilerin birbirine karşı olan ilgisizliğinin sebebi, insanların yer altında yaşamaya başlaması ve her taraflarının duvarlarla kaplanması. Ayrıca kapanan her kapının kişiler arasındaki mesafeyi daha da araladığını söylüyor. Sana biraz önce sorduğum ve senin garip bulduğun sorular dikkatini bu konuya çekmek içindi. Yemekhanede yemek yerken ve istasyonda magrevi beklerken kimse ile konuşmadın. Hatta sen biriyle ilgilenseydin, karşındaki insan bunu garip bulabilirdi.”

“Haklısın Temre, sanki uzun zamandır söylediklerinin farkındayım da bunu kendime bile itiraf etmekten çekiniyormuşum gibi geliyor bana da.”

Seprener sözlerine devam etti. “Kapalı duvarlar arasında uzun süre durmak insanlarda, Tulor’un deyimiyle, ufuksuzluğu ortaya çıkarıyor. Bu durum kişilerde gizli bir esaret duygusu beraberinde umutsuzluğu su yüzüne çıkarıyor. Tulor yer altında yaşamanın, insanlarda merak etme duygusunu da körelttiğini düşünüyor. Gecenin ardından gelen gündüzün neler getireceği beklentisi umut ve merak hislerine hayat veriyormuş. Buna benzer beklentileri olmayan insanlar bir çeşit durağanlığa giriyor ve çevrenin değişmezliği kişilerin kendilerini huzurlu hissetmelerine yol açıyormuş. İşte bilinç altındaki bu sahte huzur duygusu insanların birbirlerine yabancılaşmalarına da aldırmamalarına sebep oluyor.”

“Madem insanlar kendilerini huzurlu hissediyorlar. Peki bunun ne gibi bir zararı olabilir?” diye sordu Vegez.

“Anlamıyor musun Asor? Toplum ilişkilerinin koptuğu bir dünya düşün. Sevgi ve aile yok. Ufuksuzluk insanlarda umudu ve merak hissini köreltmiş. Değişime olan ilgisizlik gelişmeyi durdurmuş hatta geriletmiş. Yalnızlık duygusu beraberinde bencillik ve düşmanlıkları ortaya çıkarmış. Evet dostum, böyle yozlaşan toplumlar sonunda yok olmaya mahkumdurlar. Tarihi araştırırsan bu söylediklerimi doğrulayan bir çok örnek bulabilirsin,”

“İnanırım, zaten bir tarihçiyle böylesi konular tartışılmaz herhalde,” diyerek gülümsedi. Hemen ardından “Peki bu sondan kaçmanın bir yolu yok mu?” diye sordu Vegez.

“Sorunun çözümü burası genç dostum. Güneş parkı adıyla anılan bu yapay biyosfer, insanlarda ilgiyi, sevgiyi ve umudu devamlı canlı tutabiliyor. İstatistikler güneş parkına sahip şehirlerde suç işleme oranının, diğerlerine nazaran çok az olduğunu gösteriyor. Bu yüzden üst kurul üyelerinin, kurtuluş yolunun bu yapay biyosferden geçtiğini kabul etmesi pek de zor olmadı,” diye cevapladı Seprener.

“Anlıyorum,” dedi Vegez. Telaşlı bir halde ekledi, “Fazla geç olmadan değişikliklere bir göz atalım,” diyerek önlerindeki ekranı ikisinin de görebileceği bir hale getirdi.

Zenar bir süre sonra yaşanamayacak kadar soğuyacağı için, yüzeycilerin çabaları ile Topron’a yerleşme çalışmaları yapılıyordu. Seprener Vegez’in son çalışmalarına bir kez daha göz attıktan sonra eline işaretçiyi alarak ekranda büyük bir çember çizdi. Vegez bir şaşkınlık nidası daha attı. Acele ile birkaç not aldı. Aralarında bir süre daha hararetle konuştular.

Bu sırada güneş parkında akşam olmaya başlamıştı. Bulundukları yerin çevre aydınlatma birimleri çalışınca her iki kişi de ayrılma zamanının geldiği konusunda sessiz bir fikir birliğine vardılar.

“İstediğin programlar yarın elinde olacak” dedi Vegez.

“Teşekkür ederim” dedi Seprener.

Molinera ve Selen’in yanlarına gelmesiyle iki adamda ayağa kalktılar. Vegez içindeki bilgileri kendi şahsi mikro belleğine aktardığı pembe silindiri iade etti. Aile ile vedalaşarak yanlarından ayrıldı.

Küçük kız “Gitmek zorunda mıyız anneciğim?” diye mırıldandı.

“Biliyorum Selen burayı çok seviyorsun fakat  vakit geç oldu,” diye cevapladı Molinera.

“En kısa zamanda tekrar geliriz, haydi gidelim,” dedi Seprener.

Evlerine kadar olan yolculukları boyunca aile fertlerinin hiç birinin ağzından tek kelime çıkmadı.

*       *       *

TOPRON’DA ÇALIŞMALAR

İki kişilik ravter Topron yüzeyinde hızla ilerliyordu. Üstü magneron ile örtülü olan ve içinden etrafın rahatça görülebildiği araçtaki iki kişiden biri antigraviton konusunda uzman olan Dizmon Vebel diğeri ise yardımcısı Roni Kimon’du.

“Yaklaştık,” dedi aracı kullanan Kimon “Seksen dört-yedi-üç gözüktü.”

Vebel “İtgeçle ilgilenmenin zamanı geldi,” diyerek aracın yük taşıma bölümüne geçti.

Kimon aracı seksen dört-yedi-üç kod numaralı antigraviton biriminin üzerinde durdurdu. “Hazır mısın Dizmon?” diye seslendi.

“Tamam Roni inebilirsin,” diye cevapladı magneronik giysisini giymiş olan Vebel.

Araç alçaldı, Vebel’in bulunduğu bölümün alt kısmı yana kayarak açıldı. Uzman, antigraviton biriminin kapağının açılmasını sağlayan düğmeye dokundu. Plastik bir şişenin içindeki mavi renkli sıvıyı, açılan kapağın altındaki silindir bölmeye boşalttı. İtgeci bulunduğu, koruyucu mavi sıvı dolu kaptan alarak aşağıdaki silindire yerleştirdi. Açık duran kapağı da kapatınca, bir itici istasyon daha çalışmaya hazır hale gelmiş oldu.

Yardımcısının bulunduğu bölmeye geçen Vebel “Ortalık kararmadan Topronit-T’ye dönelim. Semma’nın ufukta kaybolması yakın,” diyerek koltuğuna yerleşti.

Kimon aracı çalıştırarak yükseldi. Vebel sağ tarafındaki metal kirişe başını dayayarak düşünmeye başladı. Antigraviton Şebekesi onun başlattığı bir projeydi. Antigravitonun keşfinden sonra “bileşke rezonans” metodunu kullanarak itgeçleri inanılmaz bir hızla geliştirmişti. Onun üretimine katkıda bulunduğu itgeçler, işe başladığı altı yıl öncekinden üç milyon kez daha güçlüydü. Bileşke rezonans tekniği biri diğerini tetikleyen gravite patlamalarının, yedi çevrim sonundaki anlık tepkilerinden faydalanıyordu. Zenar’ın biricik ayı Topron’un geleceğe dair son ümit olarak kullanılması düşünüldüğü zaman tüm vaktini  Antigraviton Şebekesi projesine ayırmıştı. Aslında dört ay önce gelişiminin sonuna getirdiği itgeçler ve kopma gücü için gerekli yerleşim hesapları hakkında çalışmalarını bitirmişti. Şimdi ise, bir masa başında çürümek yerine, itgeçlerin yerleştirilmesi gibi sıradan bir işi sürdürüyordu.

“Merkeze mi, eve mi?” diye sordu Kimon.

“Merkeze,” dedi Vebel, “Birini görmem gerekiyor.”

*       *       *

DEV UYDULU MAVİ GEZEGEN

Ahşap masasının başında oturan adam yine ahşap olan sandalyesinde geriye doğru yaslandı. Yılların çok çabuk geçtiğini düşünüyordu. Altmış bir yıllık ömründe acı ve tatlı bir çok hatıra yaşamıştı. Çocukluk günlerinden bu yana kendini Zenar’ın kurtuluşuna adamış ve kendisi gibi düşünen kişilerin gezegenin kötü yazgısını değiştirebileceğine inanmıştı. Belki bir otuz veya kırk yıl daha yaşayabilirdi. Önündeki bu süre boyunca çalışmalarına devam etmek ve bir üst kurul üyesi olarak kalmak temennisindeydi.

Chap Tulor, masa yüzeyindeki gri şeritler üzerinde elini gezdirerek dört metre kadar ilerisinde bir hologram alanının oluşmasını sağladı. Masanın çekmecesinden çıkardığı küçük silindiri göstericiye yerleştirdi. Bu silindirde belgesel nitelikte tarihi filmler mevcuttu. Elini hologram şeritleri üzerinde tekrar gezdirerek göstericinin çalışmasını sağladı. Karşısında Zenar’ın başına gelen felaketi anlatan bir film başladı. Belli ki okul çocuklarına yönelik bir yapımdı. Tulor filmi seyretmeye başladı.

Film, gezegen büyüklüğündeki bir meteorun, Semma güneş sistemine girerek Zenar’a doğru ilerlemesiyle başladı. Gezegendeki astronomlar meteorun Zenar’a çarpacağından korkmuşlardı. Fakat durum hiç de beklenildiği gibi olmadı. Meteor büyük bir hızla gezegenin yörüngesine girdi ve iki gök cismi bir çift gezegen olarak hem birbirlerinin hem de Semma’nın çevresinde dönmeye başladılar. Bu durum Zenar’da günlerin ve mevsimlerin sürelerinin değişmesine ve gezegenin kendi güneşi olan Semma’dan uzaklaşmasına neden oldu. İki yüz yirmi sekiz günlük bir süreden sonra meteor gezegenden ayrılarak Semma’ya daha yakın bir yörüngeye girdi. Yabancı olduğunu vurgularcasına diğer sistem gezegenlerinin aksi yönde dönmeye başladı. Zenar ise güneşine uzaklaşmış, yüzeyinin yaşanılamayacak derecede soğumasına neden olan bir yörüngeye oturmuştu. Bu durum karşısında Zenar halkı yer altına sığınmış ve kendilerine yeni şehirler inşa etmişlerdi. Şehirlerin caddeleri ortadan kalkmış yerini dar koridorlara bırakmıştı. Filmin bundan sonrasında insanların, yakında ölü bir gezegen haline gelecek olan Zenar’da yaşamlarını devam ettirmek için yaptıkları çalışmalar anlatılıyordu.

Tulor hologram alanını kapatıp yerinden kalktı. Kendisine bir fincan soysa yapmak için mutfağa yönelmişti ki vizörün sesi duyuldu. Tekrar masasına oturarak gelen çağrıyı aldı. Karşısında beliren kişinin görüntüsü onu hem şaşırtmış hem de sevindirmişti.

“Merhaba Chap. Seni büronda bulabileceğimi biliyordum” dedi Atasya Sermentis.

Tulor daha önce de bu tür imalarla karşılaşmıştı. “Merhaba Atasya görüşmeyeli nasılsın,” dedi kısık bir sesle.

“Teşekkür ederim,” diye cevapladı genç kaşif. Sermentis Topronit-T’de insanların yaşayabileceği gezegenler konusunda araştırmalar yapıyordu. Tulor’u aradığına göre bu konuda önemli bir bulgu elde etmiş olmalıydı.

“Çalışmaların nasıl gidiyor?” diye sordu Tulor.

“Çok iyi Chap. Bir süredir yeni bir yıldız sistemi üzerinde incelemeler yapıyoruz. Sistemde çok ilginç iki gezegen var. Biri kendisini çepeçevre saran bir kuşağa sahip. Yalnız bizim için daha ilgi çekici olanı dev bir uydusu olan diğeri. Hiç bu kadar büyük bir uydusu olan bir gezegen görmemiştim.”

“Çok heyecanlısın Atasya. Biraz sakin ol. Sanıyorum sözünü ettiğin gezegende senin için ilgi çekici başka özelliklerde var.”

“Evet, geniş bir atmosfere sahip olduğunu ve bu gaz kütlesinin serbest oksijen içerdiğini öğrendik. Ayrıca yüzeyinde büyük su kütleleri olduğu kanaatindeyiz.”

“Tüm bunları nasıl öğrenebiliyorsunuz. Şimdiye kadar böylesine incelikle araştırılmadığına göre pek yakın bir sistem olmasa gerek.”

“Evet Chap, Yeterince uzak sayılır. Şimdilik hala gelişme safhasında olan ve adına -takyon tutumu- dediğimiz bir teknikten yararlanıyoruz. Bu biraz bir kutuyu sallayarak içinde ne olduğunu kestirmeye benziyor. Sana gezegenin tam olarak resmini çizemem ama bir çok özelliğini açıklayabilirim. Aklıma gelmişken sana gezegene koyduğumuz ismi de söyleyeyim Chap. Palem. Hani şu Maltop efsanelerindeki gizemli şehir var ya, işte ondan esinlendik,” dedi Sermentis.

“Sanırım aradığın şeyi bulduğunu söylemek istiyorsun Atasya, doğru mu düşünüyorum?”

“Sana ancak belki diye cevap verebilirim Chap. Bence Palem üzerinde yaşanabilir hatta zeki yaşamın var olabileceği bir gezegen. Takyon tutumuna dayanarak bu kadarını söyleyebiliyorum. Keşke daha sağlam kanıtlar bulabilsem.”

“Ben senin doğru iz üzerinde olduğundan eminim Atasya. İnsanlar bazen hislerine güvenmelidir,” dedi Tulor.

Bu sözleri söylerken Sermentis ani bir hareketle sola doğru döndü. Hareketlerinden bulunduğu odaya birinin girdiği anlaşılıyordu. Genç kadın Tulor’a dönerek,

“Sağ ol Chap. İlerde desteğine ihtiyacım olabilir. Görüşmemizin daha da uzun olmasını isterdim. Ama bir misafirim geldi.”

“Her zaman yanındayım. Dilediğin zaman tekrar arayabilirsin. Görüşmek üzere,” dedi Tulor.

Her iki kişi de görüntü aktarım cihazlarını kapattılar. Tulor kalkıp mutfağa gitti. Görüşmeden önce niyetlendiği gibi kendisine soysa hazırladı. Şeffaf kırmızı içeceği yudumlarken o dev uydulu gezegeni düşünüyordu.

*       *       *

CHAP TULOR’A ZİYARET

Yosunlu taşların arasından kaynayıp bahçe içinde dolanan ince dereye bir de küçük şelale eklenmişti. Bunun sebebi çıkardığı huzur veren sesin daha da fazlalaştırılması olabilirdi. Gizlenmiş hoparlörlerden gelen cıvıltılar ve hafif rüzgar sesi bahçeye daha doğal bir hava veriyordu. Aslında bir evin salonundan ibaret olan bu bahçe dünya ile ilişkisini kesmiş gibi gözüküyor ve insanın böylesi bir yerin var olamayacağını düşünmesine yol açıyordu. Bununla birlikte, bahçenin sahibi için de aynı durum söz konusuydu.

Ortalarındaki cam sehpanın çevresinde oturan üç kişiden ikisi Seprener ailesinin iki yetişkin ferdi ve ev sahibi Chap Tulor’dan ibaretti. Seprenerlerin küçük kızı olan Selen, Tulor’un kedisi Poren’le beraber bahçenin içinde kendileri için seçtikleri bir köşede sessiz bir oyuna dalmışlardı. Sehpanın üzerinde bulunan tabaklarda Tulor’un bahçesinde yetişmiş meyvelerden yapılmış salatalar vardı. İnsanlar böylesine bir ikramı her yerde bulamazlardı.

Sohbetlerinin konusu Tulor’un sahibi olduğu antika eşyalardı. Ev sahibi çalışma odasında bulunan sepil halıları anlatıyordu. Ortamın ışığını depo ederek loş ışıkta berrak yeşil renkte parlayan el sanatı ürünlerini sep adlı kuşların boyun tüylerinin işlenmesi ile yapılmış iplerden dokunan bu halıların ana yurdu Lados şehri civarıydı.

“Halılar yüzeyde mi dokundu?” Soruyu soran Molinera idi.

“Hayır Moli, halılarım o kadar eski değil. Yüz seksen ile iki yüz yıl civarında bir geçmişleri olduğunu zannediyorum. Lados sakinleri yer altına yeni şehirlerini inşa ederken Sep kuşlarının yetiştirilmesi için çiftlikler yapmayı da ihmal etmemişler. Sepil halıları üretimi hala devam ediyor. Yalnız son üretilen türleri genellikle mobilya kaplamalarında kullanılıyor. İçerdeki kanepe ve sandalyeleri biliyorsunuz,” dedi Tulor.

Molinera kocasına dönerek “Bizim evimizde de böyle bir takım olsun istemez misin?” diye sordu.

“Olabilir,”  dedi Seprener. “Ama Chap hala satıcının adresini saklıyorsa. Ben bu tür halı veya kumaşların satıldığı bir mağaza bilmiyorum,”

“Fartas’ta öyle bir yer yok,” dedi Tulor. “Diğer şehirlerde de olduğunu pek sanmıyorum. Sepilin ticari bir pazarı yok. Üretilen halılar sadece Lados ve çevresinde kullanılıyor. Reklamı yapılmadığından, daha da önemlisi el sanatlarına olan ilgi azaldığından sepilin varlığı unutulmuş. Bendeki halılar Sermentis ismindeki bir dostumun hediyeleri.”

Tulor aklına gelen bir şeyi söyleyecekmiş gibi oldu. Sonra sözlerine devam ettiğinde yüz ifadesinden bundan vazgeçtiği anlaşılıyordu. “İsterseniz Sermentis’in yakınları ile bağlantı kurup sizin için bir sepil takım dokumalarını isteyebiliriz,”

“Böyle bir iyilikte bulunursanız memnun olurum,” dedi Molinera.

“Sermentis ismi bana pek yabancı gelmedi,” dedi Seprener. “Sanki daha önce duymuştum.”

“Atasya Sermentis Topronit-T’de genel gezegen bilimi konusunda araştırmalar yapıyor,” dedi Tulor.

Seprener biraz düşündü ama çıkaramadı. Tulor açıklamaya başladı.

“Kendisi ile Kep Palanos’ta düzenlenen bir seminerde karşılaşmıştık. Hazırladığı konuşma ilgimi çekmişti. Ben de genç kızın Topronit-T için iyi bir eleman olacağı kanısı uyandı. Kendisine Topron’da çalışmak isteyip istemeyeceğini sordum. Büyük bir hevesle kabul etti. Daha sonraki günlerde genel gezegen araştırma komisyonu ile temas kurup onlara Sermentis’ten söz ettim. Genç kızla görüşüp aralarına kabul ettiler. Atasya kısa zamanda yükselerek GGA enstitüsünde sözü geçer bir kişi oldu. Böylece genç kız konusunda seçimimin doğru olduğu anlaşıldı. Sepil halılar da Atasya’nın bana teşekkür armağanı olarak geldi,”

Tulor bir süre sustuktan sonra “Biraz önce konuyu dağıtmak istememiştim. Ama madem ki söz Sermentis’ten açıldı onun bu gün beni aradığını söyleyebilirim.”

“Ne tesadüf,” dedi Seprener “Ne için aramıştı,” Sonra çekinerek sordu “Mahsuru yoksa?”

“Yok canım. Önemli olabilecek bir konuda kendine olan güvenini güçlendirmek için desteğime ihtiyaç duymuş olmalı. Ama nasıl yardım edebileceğimi doğrusu pek bilemiyorum.” 

“Özel bir konu mu?” diye sordu Molinera.

“Hayır, inceledikleri bir yıldız sistemi ile ilgili. Atasya sistemdeki bir gezegenle çok ilgileniyor. Gezegen yaşam için uygun olabilirmiş ama elinde kesin kanıtları olmadığını söylüyor.”

Tulor’un sözleri Seprener’in ilgisini çekmişti. “Böyle bir sonuca nasıl vardığı hakkında ne düşünüyorsun Chap” diye sordu.

“Bence gezegenin özelliği Atasya’da bir çeşit önyargıya yol açmış. Her ne kadar serbest oksijenden bahsettiyse de bunun o kadar güçlü bir delil olduğunu zannetmiyorum.”

“Neymiş o özellik?” Bu kez soruyu soran Molinera idi.

“Gezegenin dev bir uydusu varmış. Şimdiye kadar rastlanmamış büyüklükte bir uydusu. Atasya gezegene efsanevi bir isim de vermiş. Palem”

Seprener’in gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Çok şaşırdığı her halinden belli oluyordu.

“Ne oldu Temre? Duyduklarına inanamıyormuşsun gibi bir halin var,” diye sordu Tulor.

Seprener’in heyecanı Tulor’a da bulaşmıştı. Seprener konuştuğunda Poren bile dikkatini ona doğru çevirmişti.

“Palem değil Chap,” dedi Seprener yüksek sesle. “Arz ve Ay demen gerekirdi. Evet, Arz ve Ay!”

*       *       *

VENON LEVHASI – ANTİK TARİHTEN BİR SAYFA

Oval masanın çevresindeki beş kişiden dördü, kırk yaşın üzerindeki insanlardı. Fenabel Solahan toplantıya katılmamıştı. Aslında bu olağan bir üst kurul toplantısıydı. Fakat bu sefer odadaki kişilerin yüzlerinde umudun oluşturduğu bir heyecanın izleri vardı. Bu yüzdendir ki en genç üye olan Beroy Sezentin tartışmalara daha kuşkucu bir yaklaşımla katılıyordu.

“Güvenilirliği kanıtlanmamış bir tekniğin bizi bu kadar ümitlendirmesine izin vermemeliyiz,” dedi genç üye “Neydi adı? Ha! Takyon tutumu,”

“Beroy’a ben de katılıyorum,” dedi Devin Rekson. Başkanlık görevinden ayrılan Chap Tulor’un önerisi ile bu görevi üstlenen Rekson, Seprener’in bir koz sakladığını anlamıştı. Sabırsızlanıyordu fakat bunu belli etmemeye çalışıyordu. “Tahminden öte ilerleyemeyen varsayımlar bizim gibi aklı başında insanları aldatmamalı,” dedi.

Seprener odadakilere şöyle bir göz gezdirdi. Sermentis’in çalışmaları ve vardığı sonuçları anlatırken hepsi kendisini büyük bir dikkatle dinlemişlerdi. Sezentin ve Rekson’un sözlerinden sonra masanın üstüne soru işaretlerinden oluşan bir sis çökmüş gibiydi. Sadece Tulor masanın, Rekson’un karşı tarafındaki ucunda gayet rahat bir ifade ile oturuyordu. Aslında orada değildi. Her zamanki gibi bu toplantıya da uzaktan, yani evinden katılıyordu. Gözlerindeki bakışlardan ilerleyen dakikalarda  neler olacağının merakı okunuyordu.

“Şu andaki kuşkularınızda haklısınız,” dedi Seprener. “Fakat beni bir süre daha dinlemenizi rica edeceğim. Bakalım bundan sonraki düşünceleriniz nasıl olacak.”

“Radoyan Baronat ismini daha önce duyup duymadığınızı bilmiyorum. Kendisi ben Topronit merkezinde çalışmaya başlamadan önceki aldığım tarih eğitimi sırasında öğretmenimdi. Uzmanlık alanı eski efsanelerdir. Şu anda Tulor’un bürosundan bu toplantıyı izliyor,” Seprener Tulor’a dönerek “Müsaadenle Chap” dedi. Bu arada göz ucuyla Rekson’a bakıyordu.

Tulor görüntüden çıktı ve yerine sözü edilen tarihçi oturdu. “Merhaba sizinle tanıştığıma memnun oldum,” diye söze başladı. Baronat tombul, kırmızı yüzlü ve bembeyaz saçları olan biriydi. Konuşurken ellerini devamlı hareket ettiriyordu. Böylece parmaklarına takmış olduğu metal halkalar dikkat çekiyordu.

“Seprener beni aradığında Aşağı Maltop’ta bulunuyordum. Orası benim için emekliliğimi geçirebileceğim ideal bir şehir. Malum olan konuda eski çalışmalarıma ihtiyaç duyulduğunu öğrenince hemen Fartas’a geldim. Sizi fazla bekletmeden konuya gireceğim.”

Baronat yaşlı ve konusunda uzman olan bilim adamlarına özgü ciddiyeti ile konuşmaya başladı. “Bilirsiniz Yukarı Maltop bir efsaneler şehri. Şehirde bulunan Venon adlı tapınakta üzerlerine en az altı bin yıl önce destanlar yazılmış silikon levhalar mevcut. Venon’daki yedi levhanın birinde Sul efsanesi yazılı,”

Baronat bunları söylerken Seprener de kurul üyelerinin her birine kağıtlar dağıtıyordu. Tarihçi bir süre sustu. Kağıtların dağıtımı bitince sözlerine kaldığı yerden devam etti.

“Temre’nin size dağıttığı kağıtlardan da anlaşıldığı üzere Sul bir göç efsanesidir. Bundan yaklaşık yirmi yıl önce yüzeydeki Venon tapınağında çalışmalarım olmuştu. Temre’nin öğrencilik yılları da bu zamana rastlar. Kendisi ile yaptığımız inceleme ve araştırmalar bir buçuk yılımızı aldı. Bu süre boyunca Maltop da dahil olmak üzere dört şehir gezdik. Her yörenin kendine ait efsaneleri ile Venon levhalarını karşılaştırdık. Bu gezilerde Sul Levhası bir çok kez karşımıza çıktı. Elde ettiğimiz ip uçlarından efsanede geçen olayların Zenar’da değil de Ay adında bir uydusu olan Arz diye bir gezegende geçtiği kanısına ulaştık.”

Baronat Arz’dan bahsettikten sonra biraz bekledi. Kurul üyelerinin gözlerine bakarak meraklarını tartmaya çalıştı.

“Elbette bu çalışmalarımızda daha önce bu efsaneleri incelemiş ve bunlar üzerinde faydalı yapıtlar bırakmış olan değerli bilim adamlarının eserlerinden de faydalandığımızı söylemeliyim. Elinizdeki kağıtların sonundaki açıklamalarda da yazılı olduğu üzere efsane sonunda pişmanlığın ortaya çıktığı bir savaşı anlatıyor. Olay savaştan öte amansız bir felaket gibi gözüküyor. Çünkü savaşın tanıkları sonradan yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalmışlar. İsterseniz yazılmış olduğu dilden günümüz diline çevrilmiş olan efsaneye biraz göz gezdirelim” Kurul üyeleri kağıtlardan okurken Baronat yüksek sesle ve haz duyarak efsaneyi okudu.

-

Doldu evrenin gücü küçük tohumlara,

Döndü koca dağlar uzun bulutlara,

Tanrının soluğu sardı her şeyi,

Göremedi kişi ne Ay’ı ne Güneş’i,

Uçmadı bir daha vimanalar,

Kaderiydi kişinin alacakaranlıklar.

Yeşil de soldu maviyle beraber,

Sardı bütün Arz’ı bir kara kader,

Bak gökyüzüne kaldır başını,

Hatırla geçmişteki büyük hatanı,

Eriyip gidiyor sendeki dünüm,

Arz senin için çok üzgünüm.

-

Baronat herkesin kağıtları bırakıp kendisine döndüğünü görünce devam etti.

“Şimdi söyleyeceklerimi garip karşılayacağınızı tahmin ediyorum. Fakat efsanede geçen olayların anlatacağım gibi geçtiğine dair bir çok tarihçi ile hemfikiriz.” diyerek açıklamaya başladı. “Her destan gibi şiirsel bir dille anlatılan bu olay - Doldu evrenin gücü küçük tohumlara, Döndü koca dağlar uzun bulutlara – diye başlıyor. Buradan anladığımıza göre bir nükleer patlama söz konusu. Olay nükleer enerjinin bulunmasının ilk zamanlarında geçmiş olmalı. Bunu ortaya çıkmış olan enerjinin evrenin gücü olarak yorumlanmasından anlayabiliriz. Niçin nükleer enerji düşündüğümüz sorusunun cevabını da aynı sonuca bağlayabiliriz. Ayrıca -Döndü koca dağlar uzun bulutlara - kısmında da bizi bu sonuca götüren başka ip uçları ortaya çıkıyor. Çok eski tarih bilgilerinden anlaşıldığına göre magneron kontrolsüz nükleer enerji ortaya çıktığı yerde oluşturduğu sıcaklıkla yakın çevresini buhar haline getirebiliyor. Bunun doğal sonucu olarak da yoğun bir duman tabakası atmosfere yayılabiliyor. Bu gün kullanmakta olduğumuz magneron, enerji kontrolü ve fiziksel ayrımlama için bize pek çok kolaylıklar sağlamakta. Magneron üreteçlerinin henüz kullanılmaya başlamasından önce nükleer enerjinin büyük felaketlere yol açma olasılığının çok yüksek olduğunu hepimiz biliyoruz sanırım.

Mısraların sonundaki çoğul ekleri bizde, birden fazla patlama olduğu kanısını uyandırıyor. Böylece ortaya çıkan duman gaz ve tozdan oluşan dev bulutlar kontrolsüz nükleer enerjiden kaynaklanan radyasyonla beraber gezegen atmosferini yaşanmayacak hale getirmiş olmalı. Bu durum destanın ilerleyen kısımlarında daha net bir şekilde açıklanıyor”

Yaşlı tarihçi kendi elindeki sayfayı kurul üyelerine doğru çevirerek parmağı ile bazı bölümleri teker teker işaret etti.

“Dikkat ederseniz ellerinizdeki yazılarda da bazı mısraların altına kırmızı şeritler çekilmiş. Önemli olduğunu düşündüğüm noktaları daha önce işaretlemiştim. İlk olarak belirlenmiş olan kısımda – Tanrının soluğu sardı her şeyi, Göremedi kişi ne Ay’ı ne Güneş’i- deniliyor. Burada eski bir dinsel inanışın izlerini görüyoruz. Anlaşıldığına göre kendisinden korkulan bir tanrının insanların çevresindeki her şeyi lanetlediği düşünülüyor. Konumuzla ilgili en can alıcı sözler bu kısımdaki ikinci mısrada söylenmiş. Burada geçen güneş sözcüğünü halen günlük hayatımızda kullanıyoruz. Yıldız ve gezegenlerinden oluşan sistemin yıldızına aynı zamanda sistemin güneşi de dendiğini biliyoruz. Ayrıca Semma’nın da bizim güneşimiz olduğunu söylememiz yanlış olmaz. Hem bu bilgiden hem de patlamalar sonucunda atmosferi sarmış olan bulutların, gök cisimlerinin görünmesini engellediği görüşünden yola çıkarak Ay’ın da bir gök cismi olduğu sonucuna varabiliriz. Böylece güneşten sonra gökyüzünde görülen en hatırı sayılır cisim olan Ay karşımıza bir uydu olarak çıkıyor.

Gelelim destanın ikinci bölümüne. Size yine, önemli olduğunu düşündüğümüz birkaç mısraı tekrarlamak istiyorum. - Yeşil de soldu maviyle beraber, Sardı bütün Arzı bir kara kader, Bak gökyüzüne kaldır başını, Hatırla geçmişteki büyük hatanı, Eriyip gidiyor sendeki dünüm, Arz senin için çok üzgünüm - Burada anlatılanların açıklamasını şu şekilde yapabiliriz. İnsanlar artık Arz’ı gökyüzünde gördüklerine göre uzayda bir yerde olmalılar. Bulundukları yer bir uzay gemisi olsaydı, gökyüzü değil de pencere veya lomboz yerine geçen bir söz söylemeleri gerekirdi. Böylece insanların Ay’a yerleşmiş olduklarını anlıyoruz. Gökyüzünde Arz’ı her gördüklerinde ise geçmişte yaptıkları hatayı hatırlayıp üzülmüşler. Geçen zaman içinde artık gökyüzüne bakamaz hale gelmişler. Sahibi oldukları koskoca bir dünyayı kaybetmek onlar için gerçekten üzücü olmalı,”

Baronat sözlerini böylece bitirmiş oldu. Kısa süren bir sessizlikten sonra odadakiler hep bir ağızdan mırıldanmaya başladılar. Rekson’un konuşmaya başlamasıyla uğultu kesildi. Bakışlar başkana doğru kaydı.

“Bana göre Zenar’ın şimdi içinde bulunduğu durum Arz’ın bir zamanlar şahit olduğu olaylara bir çok yakınlıklar gösteriyor,” dedi Rekson “Aradaki fark şimdi hatanın insanlarda olmaması. Biz de uydumuz olan Topron’a yerleşme aşamasındayız. Herhalde Arz’lılar geçmişte kendilerine yaşamları için yeterli olabilecek bir dünya arayışına girmişlerdi. Aynen şimdi bizim yaptığımız gibi,”

Sezentin söze girdi. “Bu söylediklerinden Baranot’a hak verdiğin anlaşılıyor,” dedi ağır bir eda ile.

“Uzayda bir yerde kendi güneşinin etrafında dönen dev uydulu bir gezegenin var olması Baronat’a inanmam için yeterli bir neden Beroy,” diye cevapladı Rekson.

“Üzerinde durmamız gereken iki noktayı belirtmek istiyorum,” Bu sözleri söyleyen Nisa Sayaka idi. “Birincisi Baronat’ın açıkladığı destanda Ay’ın dev bir uydu olduğunu belirten bir söz yer almıyor. Diğer konu ise, yapılan açıklamalara göre, Arz radyoaktif olarak kirlenmiş olan bir gezegen. Sakinleri artık orada yaşayamadıkları için terk etmişler. Son sözlerime göre bence bu umut kapısı daha açılmadan kapandı.”

Sayaka bu sözleri söylerken Baronat’ın arkasında elinde bir fincanla ayakta görülen Tulor’a bakıyordu. Kadın üst kurulun en sakin üyesiydi. Az konuşurdu ve aynı zamanda dikkatliydi. İlerlemiş yaşına rağmen hala bakımlıydı. Bakışları ve ses tonundan Tulor’dan bir açıklama beklediği anlaşılıyordu.

Tulor söz aldı. “Bunları zaten senin söylemeni bekliyordum Nisa,” dedi. Sonra üst kurul üyelerine dönerek “Sanırım Temre bu sorunlar hakkında sizi aydınlatabilir,” diyerek sözü Seprener’e verdi. Kurul üyeleri Seprener, Tulor ve Baronat’ın derslerine çok iyi çalışmış olduklarını anlıyorlardı.

Seprener “Baronat sözlerinin başında Sul levhası ile birkaç değişik yerde daha karşılaştığımızı söylemişti,” diyerek başladı. “İşte bu diğer Sul efsanelerinin birinde Ay ile ilgili ayrıca bir dörtlük yer alıyor. Bu dörtlük Venon dahil diğer levhalarda bulunmuyor. Udan Kültür ve Sanat Eserleri müzesinde bulunan bu levhanın diğerlerinden fazla olan kısmında Med-Cezirin gücünün özü olan ve ışığından yıldızların silikleştiği Ay’ın geleceğin merdiveninde vefalı bir basamak oluşturduğu yine diğer levhaların yazılı olduğu dilde şiirsel bir biçimde anlatılıyor. Udan’daki Sul levhası diğerlerinden fazla olarak bir dörtlük taşıdığı için sonradan işgüzar bir şair tarafından yazıldığı imajına sahip. Fakat asıl destanın bu levhadan yayıldığını düşünenler de var. Baronat ve ben söz konusu levhanın gerçek Sul levhası olduğunu iddia edenler arasında yer alıyoruz.

Gelelim Nisa’nın kuşku duyduğu, Ay’ın büyüklüğü konusuna, çevresindeki yıldızları silikleştirecek kadar parlak olan ve denizlerde gel - git devinimini oluşturabilecek çekim gücüne sahip bir uydu var karşımızda. Bu özellikleri sağlayabilmesi için yakından incelediğimiz ve bildiğimiz gezegenlerin uydularından oldukça büyük olması gerekir. Yakın bir tahminde bulunursak Arz’ın altı veya yedide biri büyüklüğünde olduğunu söyleyebiliriz.

Radyoaktivite meselesine değinmeden önce de, Fenabel Solahan’ın şu anda nerede olduğunu bilip bilmediğinizi sormak istiyorum,” 

“Evet” dedi Rekson. “Şimdi anlıyorum. Fenabel’in her şeyden haberi var. Beni arayıp da toplantıya katılamayacağını bildirdiğinde yüzeyde Sarton adasında olduğunu ve bazı nükleer deneyler yaptığını bildirmişti.”

Seprener tekrar söz aldı. “Dün Tulor’un Arz’dan bahsetmesinden hemen sonra Fenabel’i aradım. Ona gezegenden ve radyoaktivite olasılığından söz ettim. O da şu anda gezegenin yaşam için uygun olup olmadığı hakkında deneyler yapıyor olmalı.”

Bu arada elindeki fincanı üyelerin göremediği bir yere bırakıp tekrar görüntü alanına giren Tulor “Zamanı kullanmakta onun kadar usta birine az rastlanır. Çalışmalarının sonucunu açıklamasının uzun sürmeyeceğini zannediyorum,” diyerek görüşünü bildirdi.

Bundan sonraki saatlerde üyeler uzun uzun tartıştılar. Ortaya atılan kuşkular, Seprener tarafından mantıklı açıklamalarla gideriliyordu. Sonuçta ortada Sul levhası gibi bir gerçek vardı.

*       *       *

TARİH SİLİNDİ Mİ?

Zenar, felaket öncesi, gelişmiş ve güzel bir gezegendi. Gezegen kayıtlı tarihinde, hiç savaş görmemişti. Ama kadim öğretilerde savaştan bahsedilirdi. Halk arasında çok eski zamanlarda yapılmış savaşların mit olmuş hikayeleri dolaşırdı. Gezegendeki kayda alınmış tarih beş bin yıllık bir süreyi kapsıyordu. Daha eskisine ait pek fazla bilgi yoktu. Olan bilgiler ise, başta Maltop olmak üzere bazı antik şehirlerdeki levha adı verilen yazıtlardan çıkarılmaktaydı. Gezegen üzerinde gelmiş geçmiş bir çok tarihçi bu yazıtlar hakkında muhtelif görüşler öne sürmüşlerdi.

İnsanları asıl kuşkulandıran mesele, bahsedilen yazıtların, Zenar’da uygarlığın başlamasından sekiz yüz yıl sonra ortaya çıkmış olmasıydı. Bulundukları zamanda bile, bin ila iki bin yıl arasında değişen yaşlarda oldukları söyleniyordu. O zamanlardan kalan kayıtlara göre, şimdiki Maltop şehrinin bulunduğu küçük kıtaya insanların girmesi yasakmış. Tarihin ilk dönemlerinde tüm gezegen güçlü krallar tarafından yönetildiği için, sorgulanamayan yasaklar mevcutmuş. İlk sekiz yüzyılın sonunda krallık ortadan kalkmış ve yasaklar da bir bir unutulmaya başlanmış. 

Tarihçilerin görüşlerine ve genel kabul görmüş sava göre eski tarih şu biçimde gelişmişti. Zaten başka nasıl açıklanabilirdi ki?

Çok çok eskiden, - kesin tarihler verilemez, çünkü beş bin yıldan önceki tarih bilinmiyor- Zenar, dört kıtaya yayılmış, bir çok devletten oluşan dağınık bir toplum yapısına sahipti. Ayrı ayrı ülkelerin olması küçük toplumlar arasında bazı anlaşmazlıkların doğmasına sebep olmuştu. Bu anlaşmazlıklara örnek olarak, toprak kavgaları, inanç uyuşmazlıkları ve ticari anlaşmazlıklar örnek olarak verilebilirdi. Bu gün bile bazı etnik gruplar arasında benzer sürtüşmelere rastlanıyordu. Sonra doğu kıtasındaki, Gilistra krallığı gücünü artırarak, çetin savaşlar sonucunda tüm gezegeni tek bir devlet haline getirmişti. Fakat bunun bedeli ağır olmuş, savaşlar insanlığa derin acılar bırakmıştı. O yüzdendir ki, sonraki tarihlerde gezegen bir daha savaş yüzü görmemiştir.

Gilistra hükümdarları, gezegeni kesin kuralları ve acımasız cezaları olan yasalarla idare etmişlerdi. Şimdiki tarihçilerin en çok şikayetçi oldukları konu, o zamanki konulan yasalarla, gezegen-devlet haline gelmeden önceki tüm tarih kayıtlarının silinmesidir. Gerçekten de büyük değişimden sonraki sekiz yüz yıl içerisinde geçmişe ait tüm bilgiler ortadan kaldırılmıştır. Gezegen dahilindeki tüm bilgiler sıkı bir sansürden geçirilmiştir.

Nedeni bilinmeyen bir şekilde güney kıtası yasak bölge ilan edildiğinden, yasaların egemen olduğu ilk yüzyıllarda güney adasına ait çok az bilgi verilmektedir. Maltop şehrinin o zamanlar bu küçük kıtanın en önemli şehri olduğu şimdilerde bilinmektedir.  

Geçmişin acımasız bir biçimde silinmesi, bir çok teknolojinin kökeninin bilinememesine sebep olmaktadır. Mesela insanlık kendini bildi bileli, nükleer enerjiyi kullanmakta, kıtalar arası iletişimi yörüngedeki uydular vasıtası ile sürdürmekte ve en önemlisi yazıyı kullanmaktadır.

Anlatılan görüşlere muhalif bazı fikirler de tarih içerisinde kendilerini göstermiş hatta bazıları bir süre boyunca halk tarafından genel bir kabul de görmüşlerdir. Bunların içinde en çok tutulanı ama daha sonradan yukarıda açıklanan muhafazakar görüşe dayanamayan biri, medeniyetin Zenar’da başlamadığını ve Gilistra krallığından önce gezegende, gerçekten hiç insan yaşamamış olduğunu savunur. Büyük değişimin dokuzuncu yüzyılında yaşamış olan ünlü düşünür Senan, Zenar’a ilk ayak basan insanların Zoldra adlı bir dünyadan geldiklerini öne sürmüştür. Yaşadığı yıllarda görüşlerine değer veren binlerce müridi olmuştur. Eserleri genelde inanç sistemi oluşturacak öğretiler biçimindedir. Bu gün bile Senan’ın görüşünü sürdüren inanç toplulukları vardır. Bu kişilere Senani denmektedir. Senan’ın öğretileri çok daha eski öğretilerden beslemeler almış izlenimi vermektedir.

Uzaydan gelerek Zenar’ı yaşanmaz kılan, göktaşı felaketinin ortaya çıkışından sonra, gezegen halkı tek çare olarak yer altına sığınmak zorunda kalmıştır. Yüzeyde sıcaklık, insanın yaşayamayacağı kadar düşmüş ve gün geçtikçe azalmaya devam etmektedir. Bir çok enerji formuna filtre görevi gören magneron sayesinde yalıtılmış bölgeler oluşturulmuştur. Ulaşım tüneller içerisinde hareket eden magrevlerle yapılmaktadır. Hayat, son birkaç yüzyıldır çetin şartlarda sürdürülmektedir.

Çoğu Senani olan yüzeyciler üç yüz yıldır gezegenin geleceği için çalışmaktadırlar. Doğrusu son on beş yıl öncesine kadar pek ses getiren bir eylem yaptıkları söylenemez ama toplum için gösterdikleri duyarlılık gerçekten takdire değerdir. Zenar’da bir gün gelip hayatın devamı için gerekli şartlar sağlanamaz duruma gelmeden önce, halkı gezegenin uydusu olan Topron’a taşıma çalışmaları yürütmektedirler. Belki fikir bu haliyle zararsız gözükebilir fakat son on yıldır yürütülen eylemlerle, Topron’un yörüngeden çıkarılıp daha uygun bir gezegen yörüngesine sokulması çalışmaları yapılmaktadır. Gezegen halkı, Topron’daki çalışmalar konusunda fikir ayrılıklarına sahiptir.

İki görüşten biri Topron ile geleceğe doğru bir yolculuğa hazır görünürken, diğeri Topron ile ilgili yapılan uğraşlarla hiç ilgilenmemektedir. Yani uydunun yörüngesinden ayrılmasına karşı çıkan bariz bir görüş yoktur. Neden bir karşı çıkışın olmadığı konusunda çalışan toplum ruhbilimcileri, bu duruma çaresizliğin yol açtığı hususunda fikir birliğindedirler. Ama en önemli nedenin artık gökyüzüne sahip olmadıklarından Topron’a olan ilginin azalması olduğu aşikardır.

Son günlerde eski efsanelerin de işin içine karıştığı geleceğe yolculuk planları konuşulmaktadır. Halk arasında yüzeycilere yönelik güven duyguları ve söylemleri artmaktadır. Geçmişin ve geleceğin birbirine girdiği, Senanilerin, Zoldra değil de Arz diye bir gezegenin bulunması ile kafalarının karıştığı ve bilimin neredeyse tüm imkanlarının umuda yolculuk yolunda kullanılmaya başlanacağı yeni bir dönem başlamaktadır.

*       *       *

GELECEK ADINA VERİLEN KARAR

Fenabel Solahan magneron kontrolsüz nükleer bir patlamanın etkileri üzerinde araştırmasını tamamlamıştı. Hazırladığı rapor Topronit-T’de bayram havası estirmişti. Bu arada Arz üzerine yoğunlaşan Genel Gezegen Araştırma Kurulunun çalışmaları da hayli ilerlemişti. Atasya Sermentis ve Fenabel Solahan’ın da katıldığı olağanüstü üst kurul toplantısında her iki kadının da konuşmaları dinlenmiş, sıra başkan Rekson’un konuyu özetlemesine gelmişti.

Rekson oturum kayıtlarının tutulmaya devam etmesi için verdiği işaretten sonra “Raporlardan da anlaşıldığı üzere, gezegenimiz Zenar’a kırk iki ışık yılı uzaklıktaki, Arz adlı gezegende bol miktarda serbest oksijen bulunduğu gözlenmiştir. Arz’ın kütle çekim özellikleri ölçülmüş ve Zenar’dan sıfır nokta on iki kat daha fazla bir kütleye sahip olduğu bulunmuştur. Eksenindeki sapmanın gezegen üzerinde ısı farkları oluşturabilecek, dolayısıyla mevsimlerin oluşmasına yeterli düzeyde olduğu anlaşılmıştır. Yani hayatın devam edebilmesi için bazı yeterlilikler mevcuttur.

Ayrıca daha önce kuşkulara yol açan olası radyoaktivite ile ilgili araştırmalar tamamlanmış ve geçen altı bin yılda tehlikenin önemsenmeyecek kadar azalmış olacağı bilimsel verilerle kanıtlanmıştır. Yapılan testler ilk dört yüz yılda tehlikenin kabul edilebilir bir seviyeye düşeceğini göstermiştir.

Topron’un insanlığın devamını güvence altına almak için kullanılması yönünde kurulumuza verilen yetkiyi kullanarak, bahsi geçen Arz adındaki gezegene doğru yola çıkarılması için oylamayı başlatıyorum.”

Kurul üyeleri Topron’un Arz’a gönderilmesi için olumlu yönde görüşlerini bildirdiler. Hazırlıkların yapılması için gerekli emirler verilecekti.

*       *       *

VEGEZ’İN ÇALIŞMALARI

Asor Vegez üç ay süren çalışmasının sonlarına yaklaşmıştı. Topron için mimari planlar hazırlamış, magneron reaktörleri için hesaplar ve yerleşim şemaları çıkarmıştı. Bu projeye başlama talimatını, Seprener ile güneş parkında yaptıkları konuşma sırasında almıştı. O gün gidilecek yönü belirleyecek olan sapma açısı haricindeki tüm ön veriler belli olmuştu. İş detaylara kalmıştı. Takip eden günlerde üst kurulun aldığı kararla Arz’a doğru yola çıkılacağına dair hüküm de verilince tüm Topronit-T’de hummalı bir çalışma başlamıştı. Birazdan gezegen yönetim kuruluna ve siyasi temsilcilere son gelinen nokta hakkında bilgi verilecekti.

Büyük toplantı salonunda iki yüzden fazla dinleyici vardı. Sunucu açılış konuşmalarını yapmış, Rekson da geleceğe atılacak cesur adım hakkında dokunaklı birkaç söz söylemişti. Sıra Seprener ve Vegez’in birlikte sunacakları Topron Projesine gelmişti. Önce Seprener konuşmaya başladı.

“Sayın Zenar yöneticileri, Topronit-T çalışanları olarak eşiğine geldiğimiz umuda yolculuğun cesaret isteyen bir görev olduğunu kabul ediyoruz. Zenar halkından elli beş bin gönüllünün katılabileceği bu yolculuğun sonu, şu anda yaşamakta olan hiç kimse tarafından görülemeyecektir. Tüm hesaplar göz önünde bulundurulduğunda, ışık hızının yüzde otuz sekizi gibi muhteşem bir hızla yapılacak yolculuk dört nesil sonra tamamlanacaktır. Bu arada Topron’un kütlesinin kullanılacak teknoloji için büyüklük bakımından faydalı olduğunu da eklemeliyim, Bu yolculuğu normal uzay gemilerimiz ile yapmayı düşünseydik hiçbir zaman böyle bir hıza ulaşamayacaktık. Yirmi gün sonra gönüllüler için başvuru işlemleri başlayacaktır. Yolculuğa katılmak isteyen insanların daha iyi karar verebilmeleri için birazdan Sayın Vegez tarafından açıklanacak olan detayların herkes tarafından bilinmesinde fayda görüyorum. Şimdi izninizle sözü Asor Vegez’e bırakıyorum.”

Vegez konuşmasına başlamadan önce salonun orta yerinde bir hologram alanının belirmesini sağlayacak komutu verdi. Tüm bakışlar yavaş yavaş belirmekte olan görüntüye odaklandı. Görüntü netleştikçe bunun Topron’a ait olduğu ortaya çıktı. Vegez kendisi ile dileyiciler arasında havada dönmekte olan görüntüyü bir süre dondurdu ve konuşmaya başladı.

“Birazdan göreceğiniz detayların oluşmasını sağlayan yönergeler elime ulaştığında hem şaşırmış hem de sevinmiştim. Topron’un yüz on yıldan fazla sürecek uzay yolculuğunda, sıcak bir yuva olması için elimizden geleni yaptık.” Elini holograma doğru kaldırarak hareketin devam etmesini sağladı. Artık Topron yarım küre biçiminde gösteriliyordu. Seyircilere doğru dönmekte olan yüzü diklemesine kesilmişti. Şimdi Vegez kürenin dış yüzeyini, dinleyiciler ise Topron’un, çalışmalar bittiğinde, içinin alacağı görüntüyü görüyorlardı. Salondan, bir uçtan başlayarak diğer tarafa kadar devam eden, hayranlık dolu hayret nidaları yükselmeye başladı.

Herkesi hayrete düşüren şey, ilk bakışta belli olan, Topron’un içinin boşaltılmış ve Fartas’ın ünlü güneş parkından daha güzel bir yapay biyosfer haline getirilmiş olmasıydı. Hologram alanının yan tarafında beliren büyük yazılardan Topron’un bölümlerine doğru giden çizgilerle hangi bölümün ne işe yaradığı açıklanıyordu. Çizgilerin bir tanesinde –Güneş- yazıyordu ve bağlantı çizgisi kürenin tam ortasındaki parlak ışığı gösteriyordu.

Topron’un içi tam olarak boşaltılmamıştı. Aslında daha çok dik olarak duran ve çekirdeği çıkarılmış bir meyveye benziyordu. Yani ince kenarları aşağı ve yukarıda olan göz şeklinde tarif edilebilirdi.

Vegez açıklamalarına devam etti. “Gördüğünüz gibi Topron’un ortasındaki bir bölgeyi diklemesine boşaltacağız. Tam ortaya koyacağımız nükleer reaktör yaşam ve fotosentez için gerekli ışığı verecek. Topron sürekli döneceği için, içerdeki boşluğun yatay kenarlarında dışa doğru bir merkezkaç kuvveti oluşacak. Böylece boşluğun kenarlarında yürüyebilmek mümkün olabilecek.” Elindeki yoğun ışın çubuğuyla ortadaki oval boşluğun ekvator hizasındaki bir kenarını işaret etti. “Şurada durmakta olan bir yolcu,” ışın demetini boşluğun diğer tarafına kaydırarak, “Şuradaki gölcüğü tam başının üzerinde görecek. Merkez kaç kuvvetinin etkisi ile gölcükteki su, onu seyreden yolcunun başına dökülmeyecek. Dönüş hızı öyle ayarlanacak ki, yolcular Zenar’daki yerçekimini aramayacaklar.”

Vegez’in konuşması süresince salondakiler duygulu bir sessizliğe büründüler. Üzerine binlerce şiir yazılmış ve ışığında sevgililerin buluştuğu Topron’ları gelecekleri için dünyalarından ayrılmak üzereydi. Eski zamanlardan bu yana zaman ölçmek için bir araç olarak kullandıkları ayları bir süre sonra olmayacaktı. Bunun fark edilmesi yüreklerde burkulmalara yol açmaktaydı.

Seyirciler biraz düşündükten sonra aralarında fısıldaşmaya başladılar. Yeraltında yaşamaya alışmaları uzun süre almıştı. Acaba bir uydunun içinde yaşamak kim bilir ne kadar zor olacaktı? İnsanlığı daha ne gibi sürprizler bekliyordu?

Vegez kullanılan teknoloji ve yapılan hazırlıkları bir süre daha anlattı. Konuşması boyunca Topron’a ait hologram alanı havada asılı kaldı. Seyircilerin Vegez’i dinleyip dinlemedikleri belli değildi. Gözlerdeki düşünceli bakışlardan yapacakları yolculuğun hayallerini kurdukları anlaşılıyordu. İşin zor tarafı yeni dünyalarını göremeyecek olmalarıydı.

*       *       *

TOPRON’A YERLEŞME

Dört ay süren hummalı bir çalışmadan sonra sakinlerini kabul etmeye başlayan Topron, üç hafta sonra yani yılbaşında yola çıkacaktı. Dizmon Vebel’in önderliğinde çalışan ekip, Topron’un kendi çevresinde dönüş hızını fazlalaştırmış, yörüngeden ayrılış ve savrulma hesaplarını tamamlamışlardı. Aslında hesaplanan en uygun tarihten bir hafta önce yapılacak olan ayrılma işlemi, güneşleri Semma çevresinde fazladan bir tur atmalarına sebep olacaktı ama toplumun genel isteği yılbaşında yolculuğa çıkmak yolunda olmuştu.

Tulor iki buçuk yıl sonra evinden ilk defa çıkmıştı. Seprener’in ısrarlarına rağmen, Topron’a özel araçla gitmeyi kabul etmedi. Diğer tüm yolcular gibi sıraya girerek toplu taşıma gemileri ile gitti. Seprener’e de kendisi için karşılama töreni yapmamalarını sıkı sıkı tembih etmişti.

Gemi Topron yüzeyine inince diğer yolcularla beraber magneron tünelden girerek yeraltına doğru inmeye başladı. Önündeki kalabalık yüzünden fazla ileriyi göremiyordu. Geniş bir platform biçimindeki asansöre bindiler. Yaşlı adam kendine güç bela oturacak bir yer buldu. Mihmandarlar insanlara nasıl davranacaklarını göstermekteydiler. Hoparlörlerden yankılanan sesler herkesin oturup kemerlerini bağlamalarını söylüyordu. Birkaç dakika sonra kargaşa duruldu. Tulor aşağı doğru ineceklerini zannederken birden midesinde burkulma hissetti. Aniden ağırlıksız kalmıştı. Sonra aşağı yukarı kavramlarının birbirine girdiği bir süreç daha geçirdiler. Asansör durduğunda Topron’un içindeki biyosferdeydiler.

Güneş ışığının rahatlatıcı etkisi hissediliyordu. Parıldayanın asıl güneş olmadığını bilmek bile bu etkiyi zayıflatamazdı. Tulor yavaşça etrafına ve havaya baktı. Gökyüzünün olmadığı bir dünyaya gelmişti. Yukarıda, sağında ve solunda evler ve ağaçlar vardı. İnsanlar oraya buraya koşuşturuyordu. Büyük makineler inşaatları tamamlamaya uğraşıyorlardı. Tam tepeye bakmak ortada asılı duran güneş yüzünden çok zordu. Elini kaldırarak gözüne siper etti ve kımıldayan bir sürünün ne olduğunu anlamaya çalıştı. Koyunlar vardı. Belki yüz tane kadar koyun yeşil bir alanda otlamaktaydılar. Sol tarafta fazla büyük olmayan bir gölet vardı. Tulor kendi kendine “Burasını seveceğim anlaşılan. Bir de mavi gökyüzü olsaydı ne iyi olurdu,” diyerek bir görevlinin kendisine yardımcı olmasını istemek için adama doğru yürüdü.

“Affederseniz. Acaba şuraya nasıl gidebilirim?” diyerek elindeki plastik şeridi gösterdi.

Görevli şeridi okuduktan sonra eli ile Tulor’un arka tarafındaki bir yeri göstererek “Karşıda görülen yeşil havalandırma tesisinin yanındaki kahverengi binaya gitmeniz gerekiyor. Hareketli yola çıkarsanız rahatça gidebilirsiniz. Başka isteğiniz var mı efendim?” Adamın tavırlarından Tulor’u tanıdığı anlaşılıyordu. Saygı ve nezakette kusursuz olmaya çalışmaktaydı.

Tulor “Sağ ol,” diyerek hareketli yola doğru ilerledi. Geriye dönüp baktığında biraz önce kendisine yardımcı olan görevlinin arkadaşına kendisini göstererek bir şeyler söylediğini gördü.

*       *       *

GELECEĞE YOLCULUK

Topron yılbaşı gecesi elli beş bin kişilik yolcusu ile yola çıktı. Zenar’da coşkulu uğurlama törenleri yapıldı. Gezegen halkından dört milyon insanın, Topron ile birlikte Arz’a gönderilmek üzere imzaladığı mesajda şöyle yazıyordu.

“Arz. Sana ulaşacak torunlarımızı hoşça karşılayacağını umarız. Tükenmek üzere olan bir medeniyetin halkı olarak senden kültürümüze kucak açmanı rica ediyoruz. Öyle zannediyoruz ki, sen bizim hem geçmişimiz hem de geleceğimizsin. İyi niyetlerimizi kabul et ve ebediyen şefkatli bir yuva ol.”

Murat YILMAZ

murat@gizlivadi.com

Leave a Comment




XHTML: You can use these tags: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <code> <em> <i> <strike> <strong>

Please note: Comment moderation is enabled and may delay your comment. There is no need to resubmit your comment.