Zoldra
ZOLDRA
Murat o gün yine Hasan’ı ziyarete gitmişti. Gece çalıştığı dönemlerde ara sıra eski arkadaşının yanına uğrar, türlü konularda sohbet ederlerdi. İşi gereği, ayda bir hafta, normal mesai saatlerinden sonra çalışmak zorundaydı. Bu dönemlerde gündüzleri tamamen boştu. O sıcak yaz günü, yine eli boş dolaştığı günlerden biriydi. Neyse ki, Hasan’ın bürosu serindi.
Bilgisayar programcısı arkadaşını, tavuk çiftliklerine özel bir yazılım üzerine çalışırken buldu. Bezgin bakışlarından, bunalmış olduğu hemen anlaşılıyordu.
“İş kolay ama uzun kod yazmayı gerektiriyor,” diye yakındı Hasan. “Süper markette işler nasıl?” diye sordu.
“Bildiğin gibi. Yürüyüp gidiyor. Bu hafta gece nöbeti sırası bende,” diye cevapladı.
“Hâlâ Perşembe günleri mi değiştiriyorsunuz nöbetleri?”
“Evet.”
Hasan oturduğu koltukta geriye doğru yaslanarak gerindi. Öyle bir gerindi ki, gevşediğinde göğüs kasları acıdığı için ovmak zorunda kaldı. Masasının arka tarafındaki sigara paketinden bir sigara almak için koltuğun arkasından geçmekte olan arkadaşına dönerek, “İnsanın yaşı biraz ilerleyince hayat tekdüze bir hal almaya başlıyor,” diye mırıldandı.
Murat gülerek onun omzuna bir yumruk vurdu. “Amma yaptın ha! Yirmi beş yaş ne zaman ileri oldu?” diyerek masanın önündeki misafir koltuğuna oturdu.
“Yirmi altı,” diye düzeltti Hasan.
Murat, “Ha! O zaman durum değişir. Yirmi altı gerçekten büyük bir yaştır. Hayatın tüm ağırlığını omuzlarında hissedersin,” diye şaka yaptı.
Diğeri ciddi görünmeye çalışarak, “Bir ayağımız çukurda, seneye ölürüz biz,” der demez her ikisi de kahkahalarla gülmeye başladılar.
“Yahu iyi ki geldin,” dedi Hasan. Gülmekten gözleri yaşarmıştı. Saatine bakarak, “Ben de birazdan çiftliğe çıkacaktım. Sende gelmek ister misin?” diye sordu.
Murat, “Saat altı buçuğa kadar işim yok. O zamana kadar geri gelebilirsek…” diyerek başını yana eğdi.
Arkadaşı, “Geliriz, en fazla iki saat sürer,” deyince ikisi de ayağa kalktılar.
“Nerede bu çiftlik?” diye sordu Murat.
“Bizim köyün orada, sahibi tanıdık,”
“Niye gideceğiz?”
“Programda kullanmak için bazı değerler lazım. Adama bir haftadır ölçüm yaptırıyorum. Dün telefon açıp ölçümleri bitirdiğini, istediğim zaman uğrayıp alabileceğimi söyledi.”
“Sadece birkaç kağıt almaya mı gideceğiz?”
Hasan, Murat’a göz kırparak, “Bizim işlerde sürekli müşterinle ilgilenmelisin,” dedi ve sanki sır veriyormuş gibi sesini alçaltarak, “Her türlü bahane ile sürekli iletişim içinde olmak gereklidir. Müşteriyi ziyaret etmezsen onunla ilgilenmediğini düşünür,” dedi.
Murat, arkadaşı arabayı otoparktan çıkarıp gelinceye kadar komşu dükkanın sahibi ile “Nasılsın?, iyi misin?” türünden sorularla biraz sohbet etti. Her gelip gittiğinde yaşlı adama selam verir, hatırını sorardı.
Yola çıktıklarında saat ikiyi gösteriyordu. Yaz gününün sıcaklığı kendini hissettiriyordu. Murat “Sen köyde mi doğmuştun?” diye sordu.
“Dedemler şehre taşındığında babam on iki yaşındaymış,” diye cevapladı diğeri.
“Neydi sizin köyün adı?”
“Şimdi Gökyurt ama asıl adı Gilistra.”
“Tamam. Ben Gilistra ismini hatırlıyorum. Daha önce birkaç kez duymuştum senden.”
“Zaten şimdiki adını kimse kullanmıyor. Köydekiler de, burada oturanlarda hep Gilistra derler.”
“Bizimkiler de kırk sene önce filan gelmişler Konya’ya. Annemin köyünün adı da Manyan’mış. Şimdi Damlapınar olarak değiştirdiler. Ama herkes, aynı sizinki gibi köyün eski adını kullanır.”
“Karaman’da değil mi?”
“Evet, şehre yakın. Toroslara doğru otuz kilometre uzaklıkta.”
Hasan, “Bence isimleri değiştirmeseler daha iyi olurdu,” dedi. Araba biraz yol aldığı için açık duran pencereleri kapatıp, havalandırmayı açtı.
Murat “Haydi Karamanoğlu Mehmet Bey, Türk dilinin yaygınlaşması için zamanında uğraş vermiş, Karaman’da dil bayramı filan kutlanıyor,” diyerek önündeki havalandırma deliğini kendine doğru çevirdi. “Manyan o yüzden Damlapınar olmuş ama buralarda da köy isimlerinin değiştirildiğini duymamıştım. Sizin köyün ismini niye değiştirmişler ki?” diye sordu.
Hasan, kırmızı trafik ışığında durmak için yavaşladı. “Sadece Gilistra değişmedi, civardaki Botsa, Zoldra ve Alusumas gibi isimlerde değiştirildi. Genel bir isim değişikliği yapılmakta zannediyorum. Hatta geçen yıl Zoldra’nın muhtarı ile bir düğünde karşılaştık. Adam Zoldra isminin değiştirilmemesi için uğraşmış ama çabaları boşa gitmiş.”
“Zoldra ne anlama geliyor ki?” dedi Murat.
“Ne anlama geldiğini bilmiyorum ama muhtarın elinde, Londra şehrinin isminin Zoldra’dan geldiğine dair belgeler varmış.”
“Şaka yapıyorsun. Hani şu İngiltere’nin başkenti olan Londra’dan mı bahsediyorsun?”
“Şaşırdın değil mi?” diye sordu Hasan. “Ben ciddiyim. Önce ben de muhtarın şaka yaptığını zannettim ama adam inandırıcı belgeleri olduğunu istediğim zaman gidip bakabileceğimi söyledi.”
“Ama dur bir dakika. İngilizler şehre London derler, aslında pek benzediği söylenemez.”
Arkadaşı gülümsedi. “Peki o zaman şimdiki İngilizlerin sayısından çok daha fazla insan neden o kenti Londra diye biliyor?” diye sordu.
“Gerçekten ilginç bir bakış açısı,” diye kabul etti Murat. Sonra muhtarı kastederek, “Gittin mi peki?” dedi.
“Kısmet olmadı. Ama daha sonra muhtarın yerel bir televizyon kanalında konuşup aynı iddiada bulunduğunu duydum. Bir gün mutlaka gideceğim.”
“Giderken bana da haber ver.”
Hasan, “İstersen bugün bir uğrayalım,” diye öneride bulundu.
“Olur ama çiftlik işi ne olacak?”
“O işi hemen halleder Zoldra’ya geçeriz.”
“Aman geç kalmayalım da.”
“Korkma saat altıda dönmüş oluruz.”
* * *
Gilistra köyü, şehir merkezine kırk beş kilometre uzaklıktaydı. Zoldra ise yol üzerinde küçük bir köydü. Çiftliğe uğrayıp on beş dakika kadar oyalandıktan sonra toprak yolda ilerleyerek Zoldra’ya gittiler. Murat daha önce bu yoldan geçmişti ama çevreye fazla dikkat etmemişti. Hasan yolda giderken çevredeki tepelerin antik isimlerini sayıyordu.
Murat çevredeki tepe ve dağlara bakarak “Konya’yı herkes ova olarak bilir. Bu tepeleri görseler ne kadar şaşırırlardı,” dedi.
Arkadaşı arka tarafı göstererek “Ova, biraz daha kuzeye düşer, aslında burada bittiği söylenebilir,” dedi.
Köye girer girmez hemen muhtarın evine gittiler. Kapıyı sekiz yaşlarında bir erkek çocuk açtı. Babası ve köyün erkeklerinin çoğunun Antalya’ya denize gittiğini söyledi.
Hayal kırıklığına uğrayan Hasan arkadaşına dönerek, “İstersen çevreyi biraz dolaşalım,” dedi. “Bu gün soru soracak kimse kalmamış ama sana ilginç yerler gösterebilirim,”
Murat köye şeyle bir bakıp, sıradanlığından dem vurarak, “Pek ilginç bir şey gözükmüyor,” dedi.
Diğeri, “Aslında eski yerleşim yeri biraz geride. Köy daha sonra kurulmuş buraya,” diyerek arabaya gitmek üzere hareketlendi.
Geldikleri yoldan geri dönüp, iki kilometre kadar gittikten sonra bir dağın yamacına kadar çıktılar.
“Beş altı sene önce buraya dayımla gelmiştik ve yine böyle durup çevreye bakmıştık,” dedi Hasan. “Şimdi sana anlatacaklarımın çoğunu dayımdan duymuştum,” diyerek hem konuşuyor hem de eline aldığı bir dal parçası ile toprak üzerine köyün eski yerleşim planını çiziyordu.
“Tarih konusunda kesin konuşmak oldukça zor,” dedi. “Aslında burada herhangi bir arkeolojik çalışma yapılmadı diye biliyorum. Tahminime göre dört veya beş bin yıllık bir yerleşim var. Öncelikle şu iki dere yatağı arasında kalan Zoldra tepesine dikkat etmek gerekir. Gerçi şimdi dereler kurumuş ama o tepenin diğerlerinden farklı olduğu hemen göze batıyor.”
Murat, bulundukları yerden aşağıda duran Zoldra tepesine bakıyordu. Aslında pek tepeye benzemiyordu. Daha çok plato denilebilirdi. Üzeri dümdüz, kenarları çok dik ve su ile aşınmış gibi duruyordu. Dikkatini Zoldra’ya verdiği için arkadaşının son sözlerini kaçırmıştı.
“Biraz dur dostum,” dedi. “Şu plato gerçekten ilginç, civarda pek benzer arazi şekli de görünmüyor. Oldukça da geniş bir yüzeyi var.”
Hasan “Ben de tam o konuya geliyordum,” diyerek devam etti. “Şimdi iyi dinle, o tepenin veya senin deyişinle platonun, antik yerleşimin merkezi olduğu düşünülüyor. Şuraya çizdiğim gibi,” diyerek toprak üzerinde oluşturduğu şekli gösterdi, “Orası, altı ayrı tepedeki, gözetleme yerleri ile korunmakta. Sadece Zoldra tepesinde gözetleme mevzisi bulunmuyor. Ama çevresindeki her hakim noktada bir mevzi var. Zoldra, sanki sonradan düzeltilmiş gibi. Bir burası böyle, bir de bizim köy. Gilistra da sanki, yükseltilmiş bir taban üzerine kurulmuş.”
Murat “Hiç mağara var mı buralarda?” diye sordu.
“İstemediğin kadar,” diye cevapladı Hasan. “Ama Zoldra tepesi veya Gilistra’nın altında yok, en azından ben olmadığını biliyorum,” dedi.
Murat hayal kırıklığına uğramıştı. Eğer tepe içinde mağara olsaydı, o mağaraların yapısına bakılıp, yükseltilmiş taban tabirini doğrulamak yani bu tepelerin yapay olarak yapılıp yapılmadığını anlamak mümkün olabilirdi. Bu düşüncelerini arkadaşına söyledi.
Diğeri “Bu tepeleri nasıl yapsın adamlar,” dedi. “O zamanlar traktör yok, greyder yok hatta hiçbir şey yok,”
Murat, “Konya’nın ortasındaki Alaaddin Tepesini her gün görüyorsun. Yüzlerce yıl önce o tepeyi Konya halkı yapmamış mı?” dedi. “Ayrıca bir de Selahattin Eyyubi tepesi var. Gerçi o iş makineleri ile yapıldı ama o da Alaaddin tepesi kadar büyük neredeyse. Senin Zoldra ile yarışırlar yani. Daha on sene önce yeni yapılan tepenin olduğu yede top oynardık. Kim derdi ki oraya sonradan kocaman bir höyük yapılacak diye?”
Gerçekten de, Konya şehrinin tam ortasındaki Alaaddin Tepesi, Selçuklular zamanında çevreden toprak taşınarak yapılmıştı. Hatta üzerinde bir de saray kalıntısı vardı. Geriye, iki katlı ufak bir ev büyüklüğünde, çok küçük bir parça kaldığı için kalıntının üzeri beton bir şemsiye ile örtülmüş ve yağmurdan korunması sağlanmıştı. Selahattin Eyyubi tepesi ise üç yıl önce tamamlanmış ve halk için bir mesire yeri olarak düzenlenmişti.
Hasan “Doğru söylüyorsun aslında,” dedi. “Yahu bu yapay tepe yapmak Konya insanının bir kültürü olsa gerek. Gilistra ve Zoldra’yı da sayarsan dört tane oluyor.”
“Ne dört, ne de beş,” dedi Murat. “Höyükleri unutuyorsun. Alibey Höyüğü var, Çatalhöyük var ki, ünü dünyaya yayılmıştır. Sonra Karaman yakınlarında Yollarbaşı kasabası var. Oradaki höyük de yoldan geçerken görülür. Bak aklıma ne geldi. Yollarbaşı’nın eski adı İlisıra’dır. Karaman müzesi yıllığında asıl adının Silistra olduğunu da okumuştum. Seni köyün adı olan Gilistra ile ne kadar da benzeşiyor, değil mi?” diye sordu.
Hasan “Evet S harfi ile G harfi değişik sadece,” dedi.
“Dur daha bitmedi,” dedi Murat. “Biraz önce Botsa demiştin ya, İlisıraya yakın bir köyün adı da Losta’dır. Gerçi şimdi Akarköy oldu.”
“Losta’nın da Botsa ismine benzediğini mi düşünüyorsun? Biraz benzediği doğru aslında. Bu arada Botsa annemin köyüdür ve şimdiki adı Güneydere’dir. Aslında Zoldra ile Botsa birbirine çok yakındır.”
Arkadaşının köyü ile Murat’ın bahsettiği köyler arasında kuş uçuşu seksen kilometre mesafe vardı. Benzerlikler ikisini de heyecanlandırmıştı. Hasan tekrar söze başladı.
“Bak görüyor musun? Yerleşim yerlerinin adlarını değiştirmemek gerektiğini söylüyordum. Eğer aynı kalsaydı bu benzerliği herkes fark ederdi,” dedi Hasan. “Peki Karaman’da başka değişen isimler var mı? Belki yeni benzerlikler bulabiliriz.”
Murat, “O civarda bildiğim birkaç tane daha var. Mesela eskiden Elmasun olan şimdiki Güneysınır var. Mastat, Muratdede oldu. Bardas, Alanözü. Şimdi babama telefon açsam daha çok örnek bulabiliriz,” diyerek cep telefonuna davrandı.
Diğeri “Dur biraz,” dedi. “O saydığın yerlerin hepsinde höyük var mı?”
Murat telefonu tekrar cebine koyarken “Bu verdiğim örnekler hep bir bölgede. Aralarında beş on kilometre var veya yok. Belki araştırsak başka höyükler bulunur ama aralarında en bariz görüleni İlisıra’daki höyüktür,” dedi.
“Doğru aslında, Alaaddin Tepesi ve Selahattin Eyyubi arasında bile en az on beş kilometre mesafe vardır,” dedi Hasan.
Murat “Anlaşılan Konya civarında yaşayan eski halklar, hatta biz bile bu geleneği devam ettiriyoruz, her zaman yapay tepeler yapmışlar. Acaba neden böyle bir zahmete girmişler ki?” diye sordu.
Arkadaşı “Tepe Mimarları,” diye öylesine bir söz söyleyince biraz gülüştüler. “Bence korunma amaçlı yapmışlardır. Düz ovada saldırılardan korunmak daha zor olduğu için tepeler yapıp, gelen saldırıları daha kolay karşılamak istemiş olabilirler.”
Murat “Tepe Mimarları aslında çok hoş ve yerinde oldu. Bak ne diyeceğim. Bence piramitler de Türk mimarisidir,” diyince diğeri bir kahkaha koyuverdi. Murat biraz alınarak devam etti. “Dur yahu, hemen alay etme. Sen Kırım’da dokuz tane piramit olduğunu biliyor musun? Ben iki tanesinin resmini bile gördüm. Sonra Çin’deki büyük piramit, Sümerlerin eskiden yaptıkları Zigguratlar, hatta Kızılderililerin astronomi amaçlı yaptıkları piramitler filan var. Hani Kızılderililer Türk soyundandır derler ya. Bence bu Tepe Mimarlığı işi çok eski bir iş.”
Benim kafam hala şu yer isimleri konusuna takılmış vaziyette. Sen gerçekten Yollarbaşı’nın eski adının Silistra olduğuna emin misin?” diye sordu Hasan.
Murat “Eminim,” diye cevapladı. “Hatta İlisıra’lı tanıdıklarım var. Onlarla daha önce mezarlarda bulunan bardaklar hakkında konuşurken Silistra adını bir çok kez duymuştum.”
Arkadaşı “Mezarlardaki bardaklar mı?” diye sordu.
“Karamanda bir söz vardır. Birkaç eşyayı düzenli bir şekilde yerleştireceksen -İlisıra bardağı gibi diz- derler. Gerçekten de antik mezarlardan cam şişe ve bardaklar çıkmış. Hatta her bulunan mezardan çıkarmış. Hep de düzenli, intizamlı şekilde dizilmiş olarak,” diye cevapladı Murat.
“Gerçekten ilginç,” dedi Hasan. “Şu yer isimlerine tekrar gelirsek, Gilistra, Silistra, Manyan ve Zoldra gibi isimler Bizans isimlerine benziyor, değil mi?” diye sordu.
“İyi bir noktaya parmak bastın, dostum,” dedi Murat. “Aslında Bizans deyip geçiştirmemek lazım. Bizans çok daha sonradan ortaya çıkmıştır. Eskiden bu yana medeniyetin hep batıdan bu tarafa geldiği gibi yanlış bir inanç var. Eğer mantıklı düşünürsen, aslında batı kültürünün temelinde Anadolu uygarlıkları yatar. Lidya, Frigya, İyonya ki Konya adı İyonya’dan kalmadır bence. İşte bu eski medeniyetler zamanla batıya doğru ilerleyerek, şimdi Truva olarak bildiğimiz Troya gibi şehirlerin de kurulmasına yol açarak eski Türk kültürünü taşımışlardır. Sonradan kendi medeniyetlerini geliştirerek ve Avrupa’da bir çok kavimle de birleşerek yeni toplumlar oluşturmuşlardır.”
“Amma da attın kafadan ha!” dedi Hasan. “Türkler Anadolu’ya Malazgirt savaşı ile girmiştir. Sen ilkokulda hiç okumadın mı?”
Murat arkadaşının alaycı tavrına gülerek karşılık verdi. “Bu tarz savlar şimdilik böyle alaycılıkla karşılanabilir ama sen Sümerce ile Karaçay Türkçe’si arasındaki benzerlikleri bilsen böyle konuşmazdın.”
Hasan şaşırmıştı. “Sümerce ile Türkçe mi?” diye sordu.
Murat “Bende iki dil arasındaki yüz tane kelimenin benzer olduğuna dair biraz bilgi var,” dedi. “Okuduğum kaynakta daha fazlası olduğu ama bu kadarının bile yeterli olduğu söyleniyordu. Sana Lidya, Frigya ve Troya gibi isimlerin, aynen Türkiye ismindeki gibi sonlarında -iye yani Türkçe sahiplik eki taşıdığını söylesem ne dersin?”
Hasan “Yani sen, bahsettiğimiz yer isimlerinin batıdan Anadolu’ya değil de, Anadolu’dan batıya doğru gittiğini mi söylemek istiyorsun, böylece Londra isminin de Zoldra yer isminden esinlendiği daha iyi anlaşılıyor,” dedi.
Murat “Ha şunu bileydin,” diye cevapladı. Sonra saatine bakarak “Haydi inelim artık. Vakit oldukça ilerlemiş,” dedi.
* * *
Geri dönerken Hasan Zoldra tepesinin yanından geçmeyi önerdi. Araba bozuk toprak yolda zorlukla ilerliyordu. Yolun bir bölümünde tepeye yüz metre kadar yaklaşmışlardı. Birden arabayı durdurdu.
Murat, “Ne oldu?” diye sordu.
Diğeri yumruğu ile kafasına vurarak, “Nasıl da unuturum. Hani sen bana Zoldra’da mağara var mı? diye sormuştun ya. Benim aklıma gelmedi o zaman. Yukarıda Sırainler denilen bir oyuk topluluğu var. Aynen senin İlisıra bardakları gibi. Sonra şu tepenin üzerinde de ilgini çekecek bir yer var. Aslında mağara denemez ama ona benzer bir yer. Haydi gidelim de göstereyim,” dedi.
Murat saate baktı. Mesaiye başlamasına iki saat kalmıştı. Yarım saati geri dönüş için ayırsalar kalan zaman kendilerine yeterdi. Arabayı iyice yolun kenarına çekerek Zoldra’ya doğru ilerlediler.
Hızlıca yürüyerek tepenin yanına kadar gittiler. On metrelik yamacın kenarında bir süre güneye doğru ilerleyerek tepeye çıkabilecekleri bir yer buldular. Zorlu bir tırmanıştan sonra tepeyi boydan boya kaplayan düzlüğe çıktılar. Hasan’ın birkaç saat önceki can sıkıntısından eser kalmamıştı.
Yüz elli metre kadar ilerdeki bir çukuru göstererek “İşte orası,” dedi. Giderlerken bahçe mandalları gibi ayrılmış bölümlerden geçiyorlardı. Her biri en az yirmi metrekare alan kapsayan bölümler zorlukla seçilebiliyordu ama dikkatli bakınca yüzeyin her tarafını kapladıkları belli oluyordu.
Murat “Hasan, buralar niye ayrılmış böyle?” diye sordu.
Arkadaşı, düzenli olarak ayrılmış alanları ilk defa görür gibi bakarak. “Bilmem. Ama bahçe olarak kullanılıyorlar herhalde,” dedi. “Yağmur yağınca suyu tutsun diye kenarları hafifçe yükseltilmiş olmalı,”
Murat “Yahu bunlar düpe düz bina temeli. Baksana oda şekilleri bile belli oluyor,” diye söylendi.
Bu arada çukurun yanına gelmişlerdi. Hasan yan yana üç çukuru göstererek, “Bu çukurları altın aramak için kazmışlar. Otuz, kırk sene olmuştur,” diyerek adam boyu yüksekliğindeki çukura indi. Murat yukarıda kalarak dikkatlice seyretmeye başladı.
Hasan yağmurun biriktirdiği toprağı biraz kazarak bir taşı ortaya çıkarmaya çalışıyordu. “Daha önce Ali’lerle buraya geldiğimizde bu silindir taşı görmüştük. Ali’yi tanırsın. Hani şu gazete dağıtır,” diye konuşuyor bir taraftan da elindeki keskin bir taş parçası ile toprağı kazıyordu. Sonunda büyük bir taşın üzerini sıyırmaya başladı. “Evet işte hala burada duruyor!” diye bağırdı.
Murat aşağıya atladı. İkisi beraber taşın üstündeki toprağı temizlemeye başladılar. Murat “Peki altın bulmuşlar mı?” diye sordu.
Diğeri “Bilmiyorum, ama köylülerden kısa süre içinde zengin olan insanlar varmış. Aradan uzun zaman geçmiş. Dayım daha doğmamış o zamanlar,” dedi.
Taşın çevresi iyice temizlenmişti. Daha çok, damları sıkıştırmaya yarayan yuvak denen taşlara benziyordu ama biraz inceydi. Ayrıca ortasında delikte yoktu. İkisi birlikte tutarak taşı kaldırıp diktiler.
“Acaba ne işe yarıyordu?” diye sordu Murat.
“Civarda benzer bir sürü taş var. Eskiden daha da çok varmış. Ama çoğunu yeni yapılan evlerin temellerinde kullanmışlar,” diye cevapladı Hasan.
“Aynı Efes’teki taşlara yapıldığı gibi,” dedi Murat.
Hasan cebinden çıkardığı anahtarla silindir taşın üzerini temizlemeye başladı. Biraz temizledikten sonra bir gariplik fark etti. Anahtarlık taşa yapışıyor gibiydi. Anahtarlığı taşın çevresinde gezdirerek nerelerde yapıştığını kontrol etmeye başladı.
Taşın anahtarlığı çekmesi Murat’ın da dikkatini çekmişti. “Anahtarlık mıknatıslı mı?” diye sordu. Taşın içinde demir olduğunu düşünüyordu. Arkadaşı başını “Hayır,” anlamında sallayınca “Öyleyse?,” diye tekrar sordu şaşırarak. Aslında cevabı tahmin edebiliyordu.
“Evet,” dedi Hasan. “Taşta mıknatıs özelliği var. Ama bazı yerlerde çekiyor bazı yerlerde çekmiyor.”
Murat anahtarlığı Hasan’ın elinden alıp silindirin çevresinde gezdirmeye başladı. Taşın çevresinde dört ayrı yerde güçlü çekim alanı vardı. Oysa bir zamanlar manyetik gücün zamanla azaldığını duymuştu. Doğrulup çevresine bakındı. Hasan’a dönerek “Sence bir tane daha bulabilir miyiz?” diye sordu.
Hasan biraz düşündü. Sonra “Dur bir dakika, şu ilerde bir sarnıç var,” diyerek doğuyu gösterdi. “Ben küçükken onun duvarında aynı bunun gibi bir tane daha vardı. Yürü yerinde duruyor mu bir bakalım.”
Taşı iki ucundan karşılıklı tutarak arabanın yanına götürdüler. Bagajda bulunan battaniyeyi yere serip silindir taşı içine koyup iyice sardılar. Başına bir şey gelmesini istemiyorlardı. Sonra arabaya binip sarnıcın yanına gittiler.
Sarnıç tavanı yerden bir metre kadar yüksekteydi. Hasan’ın hatırladığına göre derinliği iki adam boyunu geçmekteydi. En az beş yüz yıllık olmalıydı. Daire şeklinde yapılmıştı. Tepesinde de aşınmadan dolayı iki tane delik açılmıştı. Anlaşılan uzun bir süredir bakımdan geçirilmiyordu. Hasan arka tarafa doğru koşarak gitti.
“Evet, işte burada!” diye bağırdı. Hemen cebinden anahtarlığını çıkarıp yağmurdan aşınmış silindir taşa dokundurdu. Beklediği gibi, anahtarlar taşın üzerinde asılı kalmıştı.
O sırada yanına gelen Murat, “Böylece bu silindir taşların hepsinin manyetik taşlar olduğu anlaşıldı,” dedi.
Arkadaşı sarnıcın yıkılmış bir bölümünden yassı bir taş getirerek bir yandan silindirin yanındaki taşlara vuruyor bir yandan da, “Hepsinin mıknatıslı olup olmadığını bilmem ama bu taşı sarnıç duvarı olarak bırakmayacağımı biliyorum,” diye söyleniyordu. Bir taşı kırarak yerinden çıkardıktan sonra Murat’a dönerek “Sağlam bir dal parçası bul da destek yaparak çıkaralım şunu,” dedi.
Murat fazla zaman geçmeden kalın ve kuru bir dal parçası buldu. Etraf ağaçla doluydu. Biraz daha arasa elindekinden daha iyisini bulabilirdi ama o bile fazlasıyla iş gördü. Silindirin yanındaki tek parça büyük taşa dayayıp ucunu silindirin altına getirdiler. İkisi birlikte diğer taraftan yüklenince silindir yerinden oynadı. Biraz önce kırdıkları iki taşın yerine diklemesine bir destek yapıp silindir taşı çekip çıkardılar. Böylece sarnıcın duvarı da yıkılmamış oldu.
İkinci taşı da alıp arabaya götürdüler. Battaniyenin birazını açıp taşı arasına koydular. Bu arada vakit bir hayli ilerlemişti. Artık şehre dönmeleri gerektiğine karar verip yola koyuldular.
* * *
Aradan dört günlük bir zaman geçmişti. Pazar günü tekrar Zoldra’ya geldiler. Hasan ara sıra telefonla köyün muhtarı Ahmet ağabeyi aramış, keşiflerinden bahsetmişti. Hafta sonu görüşmek için sözleşmişler, araştırma yapmak için kendisine ihtiyaç duyduklarını söylemişlerdi.
Muhtar Ahmet onları Zoldra tepesinin kenarında karşıladı. Kırk veya kırk beş yaşlarında orta yaşlı birisiydi. Güneş yanığı teni, güçlü bir görünümü vardı. Traktörü ile gelmişti. Biraz nezaket sohbeti yaptıktan sonra asıl konuya geldiler.
“Demek bulduğunuz taşların garip özellikleri olduğunu söylüyorsunuz,” dedi Muhtar.
“Evet,” dedi Murat. “Aslında mıknatıslık özellikleri olduğunu söylemek daha doğru olur.”
Hasan “Buralarda başka benzer taşlar bulabilir miyiz?” diye sordu.
Muhtar, “Bir sürü var ama çoğu evlerin temellerinde. Gidip alamayız,” dedi.
Murat Zoldra tepesini göstererek “Şurayı kazarsak bulabileceğimize inanıyorum,” diye fikrini belirtti.
Diğerlerinden büyük ve tecrübeli olan adam gülümseyerek, “Sen kazı yapmanın yasak olduğunu bilmiyorsun herhalde, jandarma bir görürse canımıza okur,” dedi.
Hasan “Bu işten anlayan birilerini bulsak nasıl olur?” diye sordu.
Murat “Bence kendimiz arayalım, eğer arkeologlar gelirse, buldukları eserlere Bizans ve Rum eseri yakıştırması yapar, saplanıp kaldıkları bazı tarihi safsatalarla bizim de heyecanımızı söndürürler, ama yine de siz bilirsiniz,” dedi.
Muhtar “Haklısın aslında, o zaman gelin sizi başka bir yere götüreyim. Yakında bir yerlerde duvar resimleri filan var. Belki orada daha ilginç şeyler buluruz. Kazı meselesini daha sonra konuşalım,” diyerek traktöre doğru yürüdü.
Hasan “Benim arabayla gidelim istersen,” dedi.
Muhtar “Sen arabayı iyice kenara çek. Gideceğimiz yere traktörle bile zor gideriz,” diye seslendi.
Hasan ve Murat traktörün büyük tekerlerinin üzerinde demir çubuklarla sağlamlaştırılmış yerlere oturdular. Yarım saat süren sarsıcı bir yolculuk sonunda Alusumas dağının kuzey tarafında bir düzlüğe ulaştılar.
Dağın bu bölümü, su dökülse akmayacak kadar düzgündü. Tepeye doğru birden bire yükseliyordu. Toprak derindi ve yumuşaktı. Oldukça fazla ağaç vardı. Muhtar kendisini takip etmeleri için işaret yaptıktan sonra yürümeye başladı. Ağaçların arasından dolanarak düzlüğün bittiği yere kadar yürüdüler. Adam ilerdeki yüksek duvarı göstererek, “Bakın,” dedi.
Bıçakla kesilmişçesine düzgün duvara bakıyorlardı. İçinde bulundukları düzlükten yukarısı, dağın eğimi ile devam ediyordu. Duvar, uzunca bir kaya bloğundan oluşmaktaydı. Murat “Anlaşılan bir depremde kayalar oldukları yerde kalmış, düzlüğün olduğu bölüm aşağı inerek böylesine bir arazi şekli oluşmuş,” diye düşündü. Ama yanılmaktaydı.
Hasan Muhtar’ın ne göstermek istediğini anlamıştı. Duvara yanaşıp dikkatle bakınca üzerinde aşınmış çizimler görülebiliyordu. Arkadaşını yanına çağırıp parmağıyla bir tanesini gösterdi.
“İnanılmaz!” diye bağırdı Murat. Ağzı açık kalmıştı. Duvar çizimleri denince böylesine bir şekil topluluğu göreceğini tahmin etmemişti. Duvarın alt kısımlarında desenler göze çarpmaktaydı. Hem oyuklar hem de kabartılar vardı. Sağ tarafa doğru başka motifler de göze çarpmaktaydı. Bazı yerler yağmurun etkisi ile aşınmıştı. Ama tüm grafikte mükemmel bir düzen ve simetri hemen dikkati çekiyordu. Ayrıca dört adımda bir diklemesine ince bir çizgi tüm duvarı kesmekteydi.
“Sanki bir tablonun çerçevesi gibi,” dedi Murat.
Arkadaşı “Ne demek istiyorsun?” diye sordu.
Murat duvarın alt kısmındaki çakıl taşları ve toprağı biraz eşeledi ve şekillerin toprağın altına doğru ilerlediğini gösterdi. “Bakın, bu gördüklerimiz aşağıda bulunan daha büyük bir resmin çerçevesi olabilir. Nasıl bir resim yaptığımızda kenarlarını düz çizgilerle çizerek sınırlarını belirlersek, bence, burada da aynı iş yapılmış.”
Muhtar, “Yani sence bu duvar aşağıya kadar uzanıyor mu?” diye sordu.
Murat “Emin değilim ama biraz daha kazarsak aşağıda daha ilginç şekillerle karşılaşabileceğimizi zannediyorum,” dedi.
Hasan “Haydi çevreye bir göz atalım,” diyerek düzlüğün aşağı kenarına doğru yürümeye başladı.
Diğer ikisi Hasan’ın arkasından giderlerken Muhtar, “Aslında ben size yukarıdaki kilise ile kaleyi gösterecektim,” dedi.
Murat “Şuraya bir bakalım oralara da çıkarız,” dedi.
“Ben burada bir kale olduğunu duymamıştım,” dedi Hasan.
Adam, “Tam bir kale olduğu söylenemez, düzgün taşlardan oluşan bir bina demek daha doğru. Kale taşları gibi bloklardan oluştuğu için oraya kale diyoruz. Ama şimdi az bir kısmı sağlam halde. Çoğu bölümü yıkılmış durumda,” dedi.
Bu sırada düzlüğün kenarına gelmişlerdi. Keskin bir eğimle aşağı iniliyordu. Bu kenarda duvar kadar uzundu. Hatta duvarla aynı uzunlukta olduğu söylenebilirdi. Bulundukları yerden çizimlerin olduğu duvara kadar yüz elli adımlık bir mesafe vardı.
Hasan aşağı doğru eğimin başladığı yerde düzlüğe doğru durarak çevreye bir göz gezdirdi. İlerdeki duvar ağaçların arasından zorlukla görülüyordu. Murat’a dönerek “Ne düşünüyorsun?” diye sordu.
Murat “Şöyle sıkı bir fikir atayım mı kafadan?” dedi. Diğerlerinin gülümsemelerine aldırmayarak “Bence şu ağaçlığın olduğu bölüm eskiden derin bir yermiş. Karşıdaki duvar da bu çukurun duvarıymış. Sonradan dağın yükseklerinden yağmurlarla akan topraklar burada birikmiş. Dikkat ederseniz ağaçların arasında hiç kaya kütlesi görünmüyor. Hatta buradaki sık ağaçlığın sebebi de aynı. Yani verimli ve derin toprak ağaçların iyi yetişmesi için güzel bir zemin oluşturmuş,” diyerek diğerlerine baktı.
Hasan “Devam et,” dedi.
“Burada zamanında bir yerleşim yeri olduğunu zannediyorum. Bakın ilerde Zoldra tepesi görülüyor. Şurada Gilistra’nın kenarındaki evleri görüyoruz. Yani demek istediğim eski yerleşim yerlerini yukardan gören bir mevkideyiz. Bence burası bir gözetleme merkeziymiş. Sonradan bazı sebepler yüzünden yıkılmış ve toprak altında kalmış olabilir.” Murat bu sözleri söylerken aklına Muhtar’ın bahsettiği kale geldi. “Ahmet ağabey, şu bahsettiğin kale yıkıntısı ne tarafta?” diye sordu.
Adam dağın zirvesi ile aynı yöndeki duvarı göstererek “Dağın diğer tarafında,” dedi.
Hasan Murat’a dönerek “Evet, niye sorduğunu açıklamayacak mısın?” diye sordu.
“Dağın diğer tarafına da bir gözetleme merkezi yaptıklarına göre eski zamanlarda iyi bir korunma sistemi oluşturmuş olmalılar. Hem yapay tepeler, hem gözetleme mevkileri, hem de burası ve diğer taraftaki kale gibi asker barındırabilecek binalar yapılmış.
Bu veriler göz önünde bulundurulduğunda, neden bu kadar zahmete girdiklerine dair iki seçenek çıkıyor önümüze. Birincisi burada yaşayanların güçlü düşmanları vardı ve sürekli taciz altındaydılar. Herhangi bir saldırı esnasında aşağıda yaşayan halkın, saldırı hakkında erken uyarılması ve muhtemel sığınaklara saklanmalarını sağlamak gerekiyordu. Ayrıca araziye hakim olan bu ve benzeri bölgelerden düşmanın saldırısı püskürtülmeye çalışılıyordu. Bu arada buralarda sığınak olarak kullanılabilecek yerler var mı?” diye sordu Murat.
Hasan “Hani geçen geldiğimizde…” derken Muhtar Hasan’ın sözünü ağzından alarak “Sırainler!” diye bağırdı.
Murat “Anlaşıldı,” dedi.
Hasan “Peki ikinci olasılık nedir?” diye sordu.
Murat tahminde bulunmaya devam etti. “İkinci seçenek ise, burada değerli bir şeylerin olmasıdır. Bildiğim kadarı ile maden yatağı filan yok buralarda. O yüzden burada yaşayan insanların bir çeşit zenginliği olması lazım. Ne bileyim, belki de kutsal bir heykel ya da o manyetik silindirlerle her ne yapıyorlarsa o şey olabilir. İşte o zenginliği ele geçirmek veya ortak olmak isteyen düşmanlar türemiş ve bu gözetleme bölgeleri onlara karşı yapılmış olabilir diyorum.”
Arkadaşı “Oldukça mantıklı açıklamalar,” diye mırıldandı. Muhtara dönerek “Bu güne kadar hiç bu yönde çalışma yapılmış mı?” diye sordu.
Muhtar “Benim bildiğim kadarı ile öyle kapsamlı bir araştırma yapılmamış. Ama eskiden bu yana ara sıra birileri gelip dağlarda gezinir giderlermiş. Ben hiç görmedim ama ben doğmadan önce bile gelenler olmuş,” dedi.
Murat kenarında durdukları düzlüğü işaret ederek, “Şimdi aklıma geldi. Burası köye doğru baktığı için gözetleme yeri olması için fazla büyük. Bir ihtimal aşağıda gördüğümüz sarnıçla aynı görevi yapıyor olabilirler, ” dedi.
Hasan “Yani büyük bir su deposu muydu?” dedi.
Murat “Neden olmasın?” diye cevapladı. “Buranın toprak birikmeden önceki halini düşünün. Geniş bir gölet olurdu. Kışın tutulan su, yazın aşağıdaki bahçelerin sulanması için kullanılır, böylece tarımsal bir bolluk yaşanılabilirdi. Alın size zenginlik.”
Muhtar dayanamadı, “Yahu Murat kardeş. O kadar destekli uyduruyorsun ki, az kalsın inanacağım ha!” dedi. Murat, Muhtarın gür sesi ile söylediği bu sözlere gülümseyerek karşılık verdi.
Hasan “Eğer su deposu tezin doğruysa -ki bana çok mantıklı geldi, şu üzerinde bulunduğumuz kenarın su geçirmez bir yapısı olması lazım. Yani suyun sızmasını engellemiş olmaları gerekir. Ne dersiniz?” diye sordu.
Murat “Eğer kazıp bakmayı düşünüyorsan karşıdaki duvarın dibinden başlamayı öneririm,” dedi. “Eğer burayı kazarsak sadece su bendi bulma ihtimalimiz var. O da şüpheli ya. Ama duvar dibini kazarsak en azından toprağın altında kalan şekilleri de gün ışığına çıkarabiliriz.”
“Nasıl kazacağız, bir gören olursa?” dedi arkadaşı.
Muhtar, “Burada kazarsak pek kimsenin haberi olmaz. Çobanlar bile çıkmaz buraya,” dedi.
Murat, “Benim halamın oğlunda bir kazıcı alet var. Hani şu yol çalışmalarında kullanılan kompresörler var ya, işte onun benzinle çalışanından. Yakındaki Hatıp köyünde o kompresörle bir su kuyusu kazmıştık,” dedi.
Hasan “Sesinden belli olur ama,” dedi.
“Bir ağaç kesme testeresi kadar ses çıkarır. Pek dikkat çekeceğini zannetmiyorum,” diye cevapladı Murat.
“Tamam o zaman,” dedi Muhtar. “Buralarda sık sık ağaç budanır. Pek sorun olmaz.”
Beraberce duvarın yanına gidip en uygun yeri aradılar. Murat cep telefonu ile kuzenini aradı. Kompresörün Cuma akşamından Pazar sabahına kadar işi olmadığını öğrendiler. Dört gün daha beklemeleri gerekiyordu.
Muhtarın tekrar hatırlatması ile dağın diğer tarafındaki kaleye çıktılar. Daha önce düşündükleri gibi pek kaleye benzemiyordu. Taşların çok az bir kısmı yerinde kalmıştı. Bina, dağın yamacında bir kule ve önündeki ovaya doğru bir uzantıdan oluşuyordu. Dağın eğimine uymamış, yere paralel yapılmıştı. Sanki deniz kenarındaki rıhtımlara benziyordu.
Murat uzantının ucuna kadar yürüdü. Dağın yüzeyinden yedi veya sekiz metre yukarıdaydı. Bulunduğu yerden aşağısı çok derin görünüyordu. Zaten dağın hemen bitişinden başlayan geniş ova, kendilerini olduklarından da yüksekte hissettiriyordu. Etrafta küçük dağ veya tepeler olsaydı bu kadar ürpermeyecekti. Kanatları olsa kendini aşağıya bırakıp uçmanın zevkini yaşamayı diledi.
* * *
Cuma günü kompresörle geldiler. Hasan’ın dayısının oğlu Harun’un evinde kaldılar. Cumartesi sabah hava aydınlanmadan dört kişi olarak yola çıktılar. Harun Hasan’dan iki yaş küçüktü ama daha uzun boyluydu.
Güneş doğmadan kazmaya başladılar. Kompresörün geniş ağızlı kazıcısı toprağı kolayca kazıyordu. Kazma kullanmaya hiç gerek kalmamıştı. Kompresör toprağı gevşettikçe iki kürekle çukurun içini boşaltıyorlardı. Hava aydınlanmaya başladığında bir adam boyu kazmışlardı. Kompresör çukurun içine iyice girdiğinden sesi daha da az duyulmaya başlamıştı.
Çukur derinleştikçe toprağı dışarı atmak zorlaşmaya başladı. Harun ve Muhtar toprak atma konusunda diğer ikisinden daha tecrübeli olduklarından aşağıda duruyorlardı.
Duvardaki şekillere bir zarar gelmemesi için yirmi santimetre kadar pay bırakmışlardı. Kazdıkları yer iyice derinleşince toprağın rengi değişti ve nemlendi. Duvar tarafına fazla ilerlemedikleri halde sarsıntıdan dolayı alt kısımlardaki toprak parçaları kopup dökülmeye başladı. Şekillerin iki metreden daha aşağıda bile var olduğu görülebiliyordu artık. Ama desen değişmemişti. Sanki sanat eseri gibi bir görünümleri vardı. Dik ve çapraz çizgiler, arada altıgen şekiller ve birbiri altından geçen kalın hatlar vardı.
İki buçuk metre çapında dairesel bir kuyu kazmışlardı. En dipte genişlik iki metreden daha azdı. Küreklerle çalışmak iyice zorlaştığından tek kürekle çalışmaya devam ettiler ve ellerinde olanın da sapını kırıp daha rahat kullanmaya çalıştılar.
Saat on buçuk olduğunda kompresör sert bir zemine rastladı. Cihazı kullanan Muhtar bir adım yan tarafından tekrar deneyince yine aynı kayaya geldi. Kompresörü durdurup, alt tarafı, kürekle iyice temizlediler. Rastladıkları sert zeminin dümdüz bir yüzeyi olmasından dolayı sıradan bir kaya olmadığını anladılar. Artık kompresörle çalışamayacaklarını anladıklarında yaklaşık üç metre kazmışlardı.
Muhtarla Harun iyice yoruldukları için onları yukarı çıkardılar. Terden sırılsıklam olmuşlardı. Hasan aşağı inerek çalışma alanını biraz daha genişletmek üzere kuyunun kenarlarındaki toprağı kazmaya başladı. Muhtar traktörün eşyaları arasından bez bir çuval bularak aşağı attı ve toprağı onunla yukarı çekmeye başladılar.
Öğle vakti gelince hep beraber menemen ve helvadan oluşan yemeklerini yerken bir taraftan da ne yapacaklarını konuştular.
Hasan “Aşağıdaki zemin bildiğimiz kayadan yapılmış. Beton veya pişirilmiş tuğla kullanılmamış,” dedi.
Muhtar “Belki de say taşıdır,” dedi. “Kompresörün ucu vurunca tok bir ses çıkarmıştı.”
“Say taşı da nedir?” diye sordu Murat.
Muhtar “Fazla kalın olmayan geniş yüzeyli yassı taşlara say taşı denilir. Ama aşağıdaki say taşı bile olsa en az bir karış kalınlığında olmalı. Yoksa kompresör onu çatlatırdı,” dedi.
Yemekten sonra kompresörün taş delici bir ucunu alan Murat aşağı indi. Elindeki parçayı kazıcı uçla değiştirerek zeminde bir delik açmaya çalıştı. Eğer taş çok kalınsa delmekten vazgeçip duvarı temizlemeyi düşünüyorlardı. Kırdığı parçalardan birini yukarı atarak incelemelerini söyledi.
Hasan Muhtarın getirdiği su ile taşı yıkayınca parçanın normal bir kaya olmadığı anlaşıldı. Beton da değildi ama yapay olduğu belli oluyordu. İçerisinde nohut büyüklüğünde kırmızı taş parçaları vardı ve sanki sıkıştırılmış gibi duruyordu. Murat yirmi santimetre kadar delmişti ki zeminin yapısı değişti. Bir süre kıpkırmızı bir tabakayı daha delmeye çalıştı. Kırmızı bölüm aynen cam gibiydi ve çok sertti. Beş santimetre derinliğinde bir delik için on dakika kadar uğraştı. Sonra birden delinince, kompresörün sivri ucu deliğin içine girip sıkıştı.
Murat kompresörü durdurup yakından bakmak isteyince delikten dışarı çıkan havanın sesini duydu. Bağırarak arkadaşlarının kendisini yukarı çekmelerini söyledi. Yukarıdakiler şaşırmışlardı. Hemen ipi asılarak Murat’ı çıkardılar.
Murat “Kenara çekilin!” diye bağırarak diğerlerini itti.
Hasan “Ne oldu?” diye korkarak bağırdı. Arkadaşının bir şey gördüğünü zannetmişti.
“Delikten hava çıkıyor,” diye cevapladı Murat.
Harun “Aşağısı boş o zaman,” dedi.
Murat “Ben alt tarafın boş olmasından değil, oradaki havadan korkuyorum. Gelin biraz daha uzaklaşalım,” dedi.
Traktörün yanına kadar gittiler. Murat derin derin nefes alıyordu. Hasan “Neden korktun bu kadar?” diye sordu.
“Aşağıda büyük olasılıkla radon gazı birikmiştir,” diye cevapladı Murat. “Toprağın içinde kalan yapılarda, hava akımı olmazsa radon denen zehirli bir gaz birikir. O yüzden kazı yaparken dikkatli olmak gerekir,”
Muhtar “Sen nereden biliyorsun?” diye sordu.
Murat “Mısırda, kumlar arasından çıkardıkları tarihi yapılarda, birikmiş radon gazından dolayı ölen bir sürü arkeolog olduğunu okumuştum. Hemen öldürmüyormuş bu gaz. O yüzden bir süre mumya laneti gibi söylentiler çıkmış. Sonradan ölümlere radon zehirlenmesinin yol açtığı keşfedilmiş,” dedi.
Hasan “O zaman devam edemeyeceğiz,” dedi.
“En azından gazı temizleyinceye kadar,” diye cevapladı Murat.
Muhtar “Nasıl temizleriz ki?” diye sordu.
Harun “Bizim evde eski bir elektrikli süpürge var. Alttan çektiği havayı üstten üflüyor. Eğer iş görürse onu getirelim,” dedi.
Murat “Olabilir, ama elektrik yok burada,” dedi.
Muhtar “Bende benzinli jeneratör var, onu da getiririz,” deyip Harun’a gelmesini işaret ederek traktöre doğru yürüdü.
Hepsini bir heyecan kaplamıştı. Zeminin altının boş olması orada bir oda olduğu anlamına geliyordu. Belki de geniş bir oda olabilirdi. Çünkü kazmaya duvarın ortalarından başlamışlardı.
Traktör hareket ederken Murat arkalarından bağırdı. “Gelirken toprak çekmek için bir şeyler getirin!”
Muhtar durup “Başka bir şey lazım mı?” diye seslendi.
Murat “Sabaha kadar buradayız anlaşılan ona göre bir şeyler getirirsiniz,” dedi.
Hasan “Bahçe sulama boruları var ya, hani genişlerinden, onlardan da getirin,” dedi.
Harun “Ne yapacaksın boruyu?” diye sordu.
Hasan “Lazım olur işte, birkaç tane getirin siz,” dedi.
Muhtarla Harun gittikten sonra kazdıkları kuyunun yanına giderek aşağı baktılar. Delikten artık hava sesi gelmiyordu. Basınç azalmıştı anlaşılan. Murat halatı iki kat yapıp aşağı sarkıttı ve kompresöre dolayıp cihazı yukarı çekti.
Hasan “Bir kuyu daha mı kazacağız?” dedi.
“Mecburen,” diye cevapladı Murat. “Hava akımı oluşturabilmek için bir tane daha kazmamız gerek.”
Hasan “O zaman hemen başlayalım,” dedi.
Şimdiden yoruldukları için kazma işi uzun sürebilirdi. Murat kompresörün sahibine telefon açıp cihazın kendilerinde biraz daha kalması için ricada bulundu. Karşıdaki Murat’ın ısrarına dayanamayarak, nazlanarak da olsa kabul etti. Sonra Muhtarı cep telefonundan arayarak yeni bir yer kazacaklarını söylediler.
* * *
O gün akşam oluncaya kadar öncekinden daha büyük bir çukur kazdılar. Yeni kazılan yer düzlüğün ortalarında bir yerdeydi. Muhtar bu kez hazırlıklı gelmişti. Römork ve tarla sürme aletlerini de getirdiği için onlardan da faydalanarak genişçe bir yer kazdılar.
Önce tarla sürmeye yarayan kaz ayakları ile toprağı gevşetip ardından yüzeyi düzeltmeye yarayan geniş kalaslarla toprağı sürükleyip çıkardılar. Traktör işin içine girince hem daha hızlı hem de yorulmadan çalışabilmişlerdi.
Sonunda aynı sert zemine ulaştıklarında sevinmişlerdi. Demek ki bu düzlüğün altı tamamen kapatılmıştı. Genişçe bir oyuk açarak taş zemini deldiler. Kırmızı tabaka yine zorlamıştı. Bu kez Hasan yüzüne ıslak bez bağlayıp deliği genişletti.
Sulama borusunu açılan delikten içeri sokup kenarlarını çamurla sıvadılar. Elektrik süpürgesini çalıştırdıklarında ortalık iyice kararmıştı. Önceki açtıkları deliği kontrol ettiklerinde içeri hava emildiğini hissettiler.
Hiç ışık yakmadan hava akımını saatlerce sürdürdüler. Arada sırada süpürgeyi dinlendiriyorlardı. Bu arada bir nöbetleşme ayarlayıp uyumak için de vakit buldular.
* * *
Jeneratörün benzini bitinceye kadar hava akımını sürdürmüşlerdi. Pazar günü sabahı, deliği yarım metre çapında genişlettiler. Murat ve Hasan giysilerinden bir parça ıslatarak yüzlerine sarıp aşağı indiler.
İçerisi bir adam boyundan az daha yüksek genişçe bir alandı. El feneri ile çevreye göz gezdirdiler. Üç metrede bir tavanı tutan kalın taş sütunlar vardı. Etrafta bir sürü tozlu raf ve rafların bazılarında ne olduklarını hemen anlayamadıkları eşyalar vardı. Uzakta ilk deldikleri delikten ince bir ışık görünüyordu.
Murat ağzı kapalı olduğu için boğuk bir sesle “Hasan sakın bir şeye dokunma,” dedi.
Hasan “Neden?” diye bağırdı.
“Aradan çok uzun yıllar geçtiği için dokunduğun anda dağılabilirler. Hele tahtadan yapılmışlarsa üflesen bile un ufak olurlar,” diye cevapladı Murat.
Raflardan birinin kenarına gidip eşyalara baktılar. Aslında çoğu, yere düşmüş ve kırılmıştı. Bir küre, yumurta biçiminde ne olduğu anlaşılmayan bir parça, parmak kalınlığında on tane çubuk, eskiden ne olduğu hiç anlaşılmayan bir toz kütlesi ve bardak biçiminde ince uzun kaplar gördüler.
Her taraf pudra benzeri toz kütlesi ile örtülüyü. İlk kazdıkları yere doğru ilerlediler. Yanlarından geçtikçe raflarda ne olduğuna bakıyorlardı. Bu arada dikkatli yürüyüp kaza ile bir şeyler ezmemeye gayret gösteriyorlardı.
El fenerini tutan Hasan ışığı rafın alt tarafında duran bir cisme doğru tutarak Murat’ın dikkatini çekti.
Murat “Nedir o?” diyerek yaklaştı.
Otuz santimetre büyüklüğünde küp şeklinde bir taban üzerinde, aralarında birer parmak açıklık bulunan yedi tane cam disk vardı. En üstte duranın üzerinde toz birikmişti ama alttakilerin saydam olduğu belli oluyordu. Kürenin tam ortasından çıkan kalın bir silindirin üzerine üst üste sıralanmışlardı. Disklerin kalınlıkları farklı farklıydı.
Hasan “Sence ne olabilir?” diye sordu.
Murat “Eğer bunu bir mağazada görsem CD çalan bir müzik cihazı olduğunu söylerdim,” dedi.
Duvara doğru ilerlerken biraz önceki cihaza benzer başkalarını da gördüler. İncelenecek o kadar çok şey vardı ki çevrede, hepsine tek tek zaman ayırmak gerekiyordu. Zehirlenmekten de korktukları için hızlı hareket etmeye karar verdiler. Burasının bir depo olduğu her halinden belliydi.
Duvarın yanına geldiklerinde fener yardımıyla dikkatlice göz gezdirdiler. Ama tavanın kenarında yukarda gördükleri desenlerden biraz daha olmasına rağmen alt taraflar dümdüzdü.
Hayal kırklığına uğrayan Murat “Burada hiç şekil yok,” dedi.
Hasan “Sen olsan bir depoya o kadar uğraşır mıydın?” diye sordu.
“Haklısın, eğer burası bir depo idiyse yukarısının buradaki aletleri kullanan bir yer olduğunu söyleyebiliriz,” dedi Murat.
“Evet,” dedi Hasan. “Yukarıda her ne yapılıyorsa buradaki aletlerle yapılıyor olmalı.”
“Sence ne yapıyorlardı,” diye sordu Hasan.
Murat “Herhalde sanat eserleri veya süs eşyaları yapıyorlardı. Ama tam bilemem. Burada gördüğüm şeylere pek anlam veremiyorum,” dedi.
“Haydi çıkalım,” dedi Hasan.
Geri dönerken geniş bir yay çizerek diğer raflara da baktılar. Genelde aynı tip eşyalar vardı. Belki yirmi ayrı çeşit eşya raflara dağıtılmıştı. İlerde iki bölmeli bir raf görerek onun yanına gittiler. Sekiz tane oval kutu yan yana dizilmişlerdi. Alt tarafı kesilmiş yumurtaya benziyorlardı. Kutuların kendilerine bakan tarafları eğimli olarak düzeltilmişti. Kırk santimetre genişlikleri otuz santimetre yükseklikleri vardı. Üzeri tozla kaplı olduğu halde fenerin ışığında eğimli yüzeyin saydam olduğu belli oluyordu.
Murat “Bak bunlar da ilginç,” dedi.
Hasan birden yüzündeki örtüyü aralayarak kutunun üzerine sertçe üfledi. Ortalık toza boğulmuştu.
Murat “Yapma!” diye bağırdı ama geç kalmıştı. Arkadaşı örtüyü tekrar büründüğünde oval kutunun içi görünmeye başladı. Cam muhafaza içinde renkli bir resim belirmeye başladı. Hasan feneri iyice yaklaştırınca kutunun içindekinin üç boyutlu bir harita olduğu anlaşıldı.
Hasan “Dostum bak şuna, buraların haritası var içinde,” dedi.
Murat’ın gözleri şaşkınlıktan parlıyordu. Kutunun içinde eski zamanların Zoldra şehri duruyordu. Silindir taşları buldukları tepe, Botsa köyünün eski hali ve iki dere görülüyordu. Tepenin üzerindeki düzlükte oval bir bina vardı. Binanın tepesindeki iki uzun yükselti hemen göze çarpıyordu. Botsa’nın bulunduğu yerde yuvarlak yapılar görülüyor ve şehrin kenarının sularla çevrili olduğu belli oluyordu.
Bu kez Murat başka bir kutuya üfledi. Şaşkınlıkları dinmek bilmiyordu. Toz dağılınca bu kutunun içinde de şu an bulundukları yerin eski halini gördüler. Alusumas dağının yamacına kurulmuş devasa bir yapı vardı karşılarında. Sekiz uzun çubuk oval binanın tepesinden yukarı çıkıyordu. Çubukların ne işe yaradığını kavrayamıyorlardı ama yapının muhteşemliği karşısında hayran olmamak elde değildi.
Dalgın dalgın seyrederken Harun’un sesini duydular. Onları çağırıyordu. Hemen seslenerek çıkışa doğru gittiler. Harun’un uzattığı boruya tutunarak dışarı çıktılar.
Muhtar telaşlı görünüyordu. “Başınıza bir şey geldi zannettik,” dedi.
Hasan “Keşke insanın başına her zaman böyle işler gelse,” diyerek güldü.
Harun “Ne gördünüz aşağıda?” diye sordu.
Her ikisi de lafı bir diğerinin ağzından kaparak heyecanla anlatmaya başladılar. Sonunda Muhtar, Harun ve onlara rehberlik etmek üzere Hasan aşağıya tekrar indiler. Murat yukarıda kalarak nöbet tuttu.
Aşağıdakiler bir süre sonra tekrar yukarı çıktıklarında başka ilginç düzenek ve eşyalar gördüklerini söylediler. Bu kez, cam haritalara baktıktan sonra başka tarafa gitmişlerdi. Bir yerde adam boyunda kutular gördüklerini, diğer bir rafta da mermerden yapılmış hayvan heykelleri bulduklarını söylediler.
Murat “Evet arkadaşlar, şimdi ne yapıyoruz?” diye sordu.
Muhtar “Ben yetkililere haber vermemizin doğru olacağını düşünüyorum,” dedi.
Murat “Haklısın, içinde bulunduğumuz durum kendi başımıza altından kalkabileceğimizin çok üstünde görünüyor,” dedi.
Hasan “Bu keşfi söyleyinceye kadar biraz beklemeyi öneriyorum,” dedi.
Muhtar “Niye?” diye sordu.
Hasan “Güvenebileceğimiz birilerini bulmamız gerek bence. Burada böylesi bir kültür hazinesinin bulunduğunu duyan herkes akın edecektir. O yüzden araştırma ekibi gelinceye kadar kimsenin aşağıya inmesine izin vermemeliyiz,” dedi.
“Ne yani, başında nöbet mi tutacağız?” diye sordu Harun.
Murat “Ben anladım galiba, Hasan güvenilir bir araştırma ekibi buluncaya kadar kazdığımız yerleri kapatmamızı istiyor,” dedi.
Muhtar “İyi fikir,” diyerek görüşünü belirtti.
Harun “Tamam o zaman. Demek kapatıyoruz çukurları,” dedi.
* * *
İki ay sonra kazı ekibi göreve başladı. Alusumas dağının çevresi, güvenlik nedeniyle, jandarma ile sarılmıştı. İlk kazıyı yapan dört kişi de çalışan ekipte görev alıyorlardı. Toplam yirmi kişi eski kültürü araştırmak için yoğun bir çalışmaya başlamışlardı.
İkinci günün sonunda ekibin lideri olan Profesör H. Erkan, bulunan deponun, eğitim malzemeleri barındıran bir okul deposu olduğunu açıkladı. Anlaşıldığına göre okulda, mimari ve şehircilik eğitimleri veriliyordu, Bunun yanı sıra manyetizma yardımı ile elektrik üretimi ve bilgi depolama yöntemlerinin, kullanıldığı ortaya çıkarıldı.
Günler geçtikçe yeni bilgiler bulunuyordu. Zoldra sakladığı gizleri bir bir açığa çıkardı. Tüm dünyada Alusumas buluntuları konuşuldu. Ama asıl kıyamet, Profesör H. Erkan’ın şu açıklaması ile koptu.
“Zoldra’lıların beş bin beş yüz yıl önce tutmaya başladıkları tarih kayıtlarını okumayı başardık. Şimdiden şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, bilinen tarih büyük değişimlere uğrayacaktır. Ayrıca buluğumuz bilgilerden faydalanarak, dünya üzerinde Zoldra gibi gün ışığına çıkmamış dört yeri daha tespit ettik. Tarih değişecek dostlarım ve tarihin değişmesinin önünde durulamayacak.”
Murat Yılmaz