Kenan’ın Hayali

Posted by Murat Yılmaz on Eyl 5th, 2003
2003
Eyl 5

KENAN’IN HAYALİ

Kendi köyünden kalkıp bu büyük şehre gelirken ne güzel hayalleri vardı. Tanınmış bir bilim adamının yanında eğitim görmek ve bu sayede öğrenebileceği kadar çok şey öğrenip köyüne dönerek çobanlıktan daha onurlu işler yapmak istiyordu.

Şimdi on beş yaşındaydı. Uzun bir süredir koyun ve keçilere çobanlık yapıyordu. Kendisinden üç yaş büyük amcası ile beraber yıllarca köyün civarındaki otlaklarda dolaşmışlardı. Mecbur olmasa gitmezdi ama çalışmadığı zaman karnının aç kalacağını daha o küçük yaşlarında öğrenmişti.

* * *

On üç yaşında iken bir gün amcası Saravan ile birlikte bir vadide davar otlatıyorlardı. Hayvanlar yayılmış, çocuklar da yamaç bir tepede öğle azıklarını yemekteydiler. Kenan günlerdir düşündüğü fikrini Saravan’a açmaya karar verdi.

“Amca, dağ tepe dolaşıp koyun otlatmaktan, sonra her gün onları saymaktan kurtulmak ister miydin?” diye sordu.

Saravan “Gene ne cinlikler yumurtlayacaksın? Diyelim ki isterim, ne önereceksin? Başka bir iş yapmayı mı?” diye soru ile karşılık verdi.

“Hayır,” dedi Kenan “Yeni bir iş önermeyeceğim. Sadece kuzuların başlarını alıp gitmelerini engelleyecek ve yeni otlaklar bulmak için oradan oraya gezmeyi engelleyecek bir metot üzerine düşünüyorum,” diyerek geri çekilip çimenlerin üzerine uzandı.

Amcası “Haydi anlat bakalım,” diyerek yiyecekleri toparlamaya başladı.

Çocuk “Doğumu yaklaşan inekleri düşün,” dedi ve devam etti. “Onlar otlamak için dışarı çıkmazlar daha önceden toplanan otlar önüne getirilir. Biz de aynı işi koyunlar için yapabiliriz.”

“Zaten yapılıyor. Kışın kar yağınca biriktirdiğimiz otları vermiyor muyuz koyunlara?” dedi Saravan.

“Evet, Bir mağaraya kapattığımız, sıkış tepiş koyunlara bir ay bile yetmeyecek kadar ot veriyoruz. Bu arada bir sürü davar telef oluyor. Soğuktan ve açlıktan ölüyorlar. Kara kış geçince yine dağ taş dolanıyoruz,” dedi Kenan ve doğrularak aşağıdaki vadiyi gösterdi. “Şuraya bir baksana,”

İçinde bulundukları vadiyi, derinlerden akan bir akarsuyun kenarındaki iki dik tepe oluşturuyordu. Kenger Çayı adını verdikleri akarsuyun kenarında tepelere varmadan iki yanlı geniş ve yeşil düzlükler bulunmaktaydı. Çok eskiden Çayın daha gür aktığı zamanlar bu düzlükler su altında kalmış olmalıydı ama çay yolunu derinleştirerek akıp giderken önündeki tepeyi de iyice oymuştu. Artık çok fazla kar yağmadıkça, bahar aylarında, su baskınından korkmaya gerek yoktu.

Otlatmak üzere görevlendirildikleri dört yüz baş hayvan aşağıda gezinmekteydiler. Vadinin bu yakasında savrulmuş kavak pamukları gibi görülüyorlardı. Bulundukları yerdeki ot kendilerine bir ay daha yeterdi. Keşke buralarda bir mağara olsaydı da kışın koyunları oraya kapatabilselerdi. Burası gerçekten verimli ve rahat bir yerdi.

Karşı taraf daha büyüktü ve orada fazla ot vardı ama o tarafa geçmeyi hiç düşünmemişlerdi. Kenger Çayının deli akışı ve genişliği yüzünden kimse karşı yakaya geçmezdi. Yakın civarda başka köy de olmayınca o tarafa otlamaya gelen sürü de olmazdı.

Uzaklardan, suyun geçit verdiği yerlerden karşı tarafa geçip görenler anlatırdı. Bulundukları vadinin çok ilerisinde Kenger Çayından daha gür akan bir nehir daha varmış. Oraya varmak yürüyerek dört günden fazla sürermiş. Kenger Çayının hemen arkasındaki tepelerin doğusu yani şu anda bulundukları yerden göremedikleri ve diğer nehirle aralarında kalan kısım çok dağlıkmış. Biraz güneyde daha ovalık yerler varmış ama bu üst taraflar tepelerle dolu olduğu için hiç köy yokmuş.

Eğer koyunları suyun diğer tarafına geçirebilseler en az üç ay otlayacakları kadar ot, çobanlar ısınmak için her akşam bir ağaç yaksalar en az iki sene yetecek ağaç vardı. Ne var ki Kenger Çayı izin vermiyordu. Yazın en kurak zamanında bile iki adam boyu derinliği, on adam boyu genişliği olurdu.

Saravan “İyi ki hatırlattın, kışın yedek olsun diye biraz ot basıp, davar inine götürmek gerek,” dedi ve devam etti. “Yağmurlar başlarsa fırsat bulamayız. O yüzden de öbür gün buradan ayrılıp yola çıkalım. En az iki gün sürer varmamız.”

Kenan, “Ben de bu konudan bahsediyorum aslında. Davar inine gitmemize gerek yok. Eğer davarı karşıya geçirebilirsek…” diyordu ki, amcasının kahkahasıyla sözü yarım kaldı.

Saravan gürültülü bir gülme nöbetinden sonra çocuğa dönüp “Bırak bu hayalleri de git hayvanları say. Rüya göreceğim derken davarı kurtlara kaptırayım deme sakın,” diyerek alay etti.

Kenan “Beni dinlemiyorsun bile!” diyerek öfke ile aşağı inmeye başladı. Elli adım kadar gitmişti ki, amcasının “Kenan!” diye bağırdığını duydu.

Döndü, Saravan’ın ciddileşmiş ifadesi ile karşılaştı. “Ne var?” diye terslenerek sordu.

“Nasıl geçireceksin davarı karşıya?” Saravan biraz önceki alaycı tavrını bir kenara bırakmıştı. Belki de kendi alaycı tavrına Kenan’ın da aynı şekilde karşılık vereceğini sanmıştı. Ama Kenan öfkelenince alttan almaya karar vermişti.

Kenan terslenmeyi bir yana bırakarak hemen yumuşadı. Parmağı ile sağ taraftaki kuzey boğazını göstererek, “Oradaki kavakları görüyor musun?” dedi. “İşte her iki taraftan da ikişer kavak birbirlerine bağlanarak devrilirse geçit yapılabilir.”

Saravan “Su alır götürür, dayayamazsın,” dedi.

Kenan “Bağlayacağız dedik ya. Uzun bir ip lazım. Dört kavağı da birbirine bağlarsak ve ipin bir ucunu da başka bir ağaca bağlarsak su götüremez,” diye cevapladı.

“Fena fikir değil,” Saravan’ın aklı yatmaya başlamıştı. Yapılacak işi kafasında canlandırabiliyordu. “Aslında bir denesek fena olmaz,”

Kenan heyecanla “Yapacak mıyız?” diye sordu.

Saravan “Haydi sen köye git. Bulabildiğin kadar ip bul. Sağlam olsun ha!. Gelirken de Sahmi’yi de uğra, atını da alıp gelirsiniz,” dedi.

Kenan sevinci yüzünden okunuyordu. Bir şeyler söylemek istedi ama konuşamadı. Geri dönüp Saravan’ın yanından geçerek köye doğru koşmaya başladı.

* * *

Ertesi sabah Sahmi ve Kenan beraberlerinde at, bolca urgan ve baltalarla beraber geldiler. Sahmi diğer ikisinden oldukça büyüktü. Otuz yaşını geçmişti. Pek tarla işleri ile uğraşmaz, vaktini avcılık ve balıkçılık yaparak geçirirdi. Kenan onu bulup yapacakları işi anlatınca hiç tereddüt etmeden gelmişti.

Önceleri içlerinden birinin güneye inerek uygun bir yerden nehrin karşı yakasına geçip diğer taraftan yardım etmesini düşündüler. Ama birinin karşıya geçmesi, Hortu’da bir sal bulabilmesi şartıyla, en az beş gün sürerdi. O yüzden başka bir yöntem denemeye karar verdiler.

Kenan çatallı bir dal keserek kalın bir ipin ucuna bağladı. Başının üzerinde daireler çizdirerek karşı tarafa fırlatmaya çalıştı. Dal parçasını karşı tarafa yetiştirebiliyorlardı fakat ilk birkaç denemede dalın bir yere takılmasını sağlayamadılar. Amaçları, ipi iki yaka arasında gerdirerek tutuna tutuna karşıya geçmekti. Her biri sıra ile denemeler yaptılar. Sahmi daha büyük ve kuvvetli olduğundan karşıdaki ağaçlara kadar yetiştirebiliyordu ama ucu bir türlü takılmıyordu. Sonunda Kenan çatallı dalın uzun kısımlarını keserek Y harfi gibi kısalttı. Başka bir dal parçasını ayrılan iki kol arasına yerleştirerek çapraz şekilde başladı. Böylece çatılmış dallar, karşı tarafta takılma olasılığını artıracak bir biçime bürünmüş oldular.

Bu sefer Sahmi savurabildiği kadar uzağa savurunca ipin ucu iki taşın arasına sıkıştı. Bir ağaca takılsaydı daha iyi olurdu ama taşlar da iş görüyordu. At ile asıldıkları halde yerinden oynamamıştı. Gerginliğini salmadan bulundukları yakada bir ağaca diğer ucunu sarıp iyice gerdiler. Kenan sırtına bir balta sararak azgın sulara kendini bıraktı.

Zor bela karşı tarafa geçtiğinde iyice yorulmuştu. Kollarında derman kalmamış, bütün giysileri sırılsıklam olmuştu. Üzerindekileri çıkarıp kurumaya bıraktı. İkindi sonuna kadar dinlenip ipin ucunu alarak daha önceden gözlerine kestirdikleri kavakların yanına gitti.

Kavakların ikisi de oldukça kalındı. Elindeki balta ile bunları devirmesi saatler alırdı. Bu tarafa geçerken yanına yiyecek almayı da akıl etmemişti. Hem üşümüş hem de acıkmaya başlamıştı. Karşı taraftakilere seslenerek acıktığını söyledi. Saravan bir bohça hazırlayıp aralarındaki urgana sıkıca bağladı. İpi çekerek yiyecek torbasını yakaladı. Islanmış mısır ekmeği ve peyniri iştahla yedi. Sonra az da olsa kurumuş olan giysilerini giyince biraz kendine geldi.

Önce ağaca tırmanabildiği kadar tırmanıp ipi sıkıca doladı. Sonra aşağı inip baltayla çalışmaya başladı. Bu sırada güneş tepenin arkasından kaybolmuştu. Devirme işi hava kararıncaya kadar sürecekti. Olabildiğince hızlı çalışarak hava kararmaya başladığında ağacın gövdesinin yarısını kesmişti.

Bu sırada Saravan’la Sahmi bir balta ile çalıştıkları için, biri çalışırken diğeri dinlenerek, fazla yorulmadan bir ağacın kesiminin sonuna gelmişlerdi. Sahmi ipin kendileri tarafındaki ucunu, üst dallarından birinden atlatarak ağacın gövdesine sardı. Kenan’a seslenerek o taraftan asılmasını istedi. Kenan bir asılıp bir bırakarak karşı taraftaki ağacı sallamaya başladı. Bu sırada Saravan balta ile kesmeye devam ediyor, Sahmi ise uzun bir dal parçasını ağacın üst tarafına dayayıp Kenan karşıdan asıldıkça kendi tarafından itiyordu. Ağaç çatırdamaya başlayınca başka bir iple alt taraflardaki sağlam bir dalından başka bir ağaca bağladılar. Bir süre sonra ağaç çatırdayarak suya doğru yıkıldı. Bağlı olduğu için akıntıya kapılıp gitmedi.

Bir süre dinlendiler. Bu sırada Saravan büyük bir ateş yaktı. O gece ay geç çıkacaktı. Işığı belli oluyordu ama köy tarafındaki tepenin ardından gözükmemişti daha. Diğer yakadaki Kenan yorgunluğa daha fazla dayanamayarak uyudu. Saravan ateşi iyice besleyerek güçlendirdi. Sahmi bir süre sonra üzerindekilerin birazını çıkararak devrilen ağaca tutunarak suya girdi. İpin boşta kalan kısmını kıyıya tekrar getirdi. Ateşte ısınırken uyuyakaldılar.

Sabah işe kaldıkları yerden devam ettiler. İyi ki gelirken seksen kulaç ip ve urgan getirmişlerdi. Öğle saatlerinde dört ağacı da devirdiler. Ağaçlar güneye doğru akan suyun etkisi ile V harfi gibi duruyorlardı. Uç taraflarından iyice bağlanmışlardı. Böylece birbirlerinden ayrılmıyorlardı.

* * *

Sonraki dört gün boyunca yaptıkları çalışmalarla ağaç gövdelerini su yüzeyinden bir kulaç yüksekliğe kaldırabilecek kadar gerdirme yaptılar. İnce dalları kısa aralıklarla bağlayıp çok basit bir yol yapınca köprüleri tamamlanmış oldu.

Bir geçit yapmışlardı yapmasına ama davarın buradan geçmesi imkansızdı. İnsan bile zor geçiyordu. Geçidi sağlamlaştırdıkları dört gün boyunca bu konuyu tartıştılar. Sonunda koyunlar için başka bir geçit veya sal yapmayı kararlaştırdılar. Bu geçidi düzeltmek çok zor olacağından bir de sal yapmak daha iyi bir fikirdi.

Artık geçit üzerinden rahatça gidip gelebiliyorlardı. Ellerinde kullanmaları gereken ip tükenmeye başlayınca bu kez Saravan köye gitti. Kenan’la Sahmi karşı tarafta kalmışlardı. Beş gündür çalışmaktan iyice yorulmuş, ıslana kuruya dirençleri azalmıştı.

“Saravan gelinceye kadar salın odunlarını hazırlasak iyi olur,” dedi Sahmi.

Kenan “Nasıl yapılacağını biliyorsun değil mi?” diye sordu.

“Bir kere salla Kenger’i geçtim. Odunların bağlanışına da dikkat etmiştim. Aynısından yaparız,” diye cevapladı adam.

“Nasıl bağlanıyor ki?”

“İp bir alttan bir üstten geçiriliyor, geri dönüşünde ters taraftan geçirilip sıkıştırılıyor. Bindiğim sal sekiz odunluydu. Üç ayrı yerden iple bağlanmıştı. Altına da içi boşaltılıp, ağzı kapatılmış su kabakları yerleştirilmişti. Böylece su yüzeyinde daha rahat duruyordu,”

Kenan salın şeklini hayalinde canlandırmaya çalıştı. “Su kabakları olmasa batar mı?” diye sordu.

“Batmaz herhalde. Ama üzerinde yük taşıması için kabaklara ihtiyaç var,” diye cevapladı Sahmi.

Kenan yerinden kalkıp düzgün odunlar çıkarabilecekleri bir ağaç aramaya koyuldu. Kavaklar en uygun olanlarıydı ama çabuk kırılırlardı.

Sahmi’ye seslendi. “Kavak olur mu?”

Diğeri “Bilmem,” anlamında omuzlarını kaldırdı.

* * *

Ertesi gün akşama doğru Sahmi’nin Hortu’da binmiş olduğu sala benzer bir taşıt yapmayı bitirebildiler. Alacakaranlıkta zorlukla suya indirdikleri sal, şaşkın bakışları arasında suyun dibine batıverdi. Güç bela çıkartarak kıyıya çektiler.

Kenan “Neden yüzmedi?” diye ağlamaklı bir sesle sordu.

Saravan “Tahminime göre yaş odunlardan yaptığımız için yüzmedi,” dedi.

Yine bir ateş yaktılar. İpler yanmasın diye dikkatli davranarak, ateşten getirdikleri közleri salın üstüne sermeye başladılar. Acele ettikleri için az daha odunları tutuşturuyorlardı.

Sahmi, “Aslında iki gün güneşte dursa kururdu. Biraz sabredin,” diyerek diğerlerinin heyecanını yatıştırmaya uğraştı ama kendi heyecanını bile bastıramıyordu. Salın bir an önce yüzdüğünü görmek istiyordu.

Sonunda Kenan’ın keskin zekası imdatlarına yetişti. Daha önce yaktıkları ateşin bulunduğu yerden getirdikleri külleri salın üzerine yaydılar. İplerin olduğu kısımları da kıyıdan getirdikleri çamurla kalınca sıvadılar. Yanan ateşten köz ve yanan parçalar getirip salın üzerine yaydılar.

“Artık sabaha kadar kurur,” dedi Saravan.

Sahmi “Çok yorulduk, biz de dinlenelim artık,” diyerek hemen ateşin yanında uyumaya hazırlandı. Biraz sonra hepsi uyumuştu.

* * *

Ertesi gün sal yüzmüştü. Odunları kurutmanın faydası olmuştu. Fakat üzerine çıktıklarında yine suya gömülüyordu. Hortu’da yapılan örneği gibi su kabağı bağlamaları şart olmuştu. Ama civarda hiç de kabak görünmüyordu. Hem kabak bulsalar bile, içini boşalttıktan sonra nasıl su geçirmez şekilde kapatacaklardı?

Sahmi “Bu işe bir çare bulmalıyız. Bir türlü beceremedik,” diye hayıflanmaya başlamıştı.

Saravan “Kabak yerine kullanabileceğimiz bir şey yok mu?” diye sordu. Bu sözleri söylerken Kenan’a bakıyordu.

Çocuk Sahmi’ye dönerek, “Kabakları nasıl su geçirmez yapmışlardı?” diye sordu.

“Tam emin değilim ama deri parçaları ile bağlamışlar gibi gördüğümü hatırlıyorum,” diye cevapladı adam.

“Tamam,” diye ayağa fırladı Kenan. “Nasıl yapacağımızı buldum.”

“Nasıl?” diye sordu her ikisi birden.

“Koyun derisinden yapacağız, dört koyun kesip derilerini torba şeklinde çıkartarak içi hava dolu tulumlar yapacağız. Şişirdiğimiz tulumları da salın altına bağlayacağız,” diye açıkladı Kenan.

Sevinçle konuşan çocuk, amcasının yüzündeki ifadeyi görünce “Tamam benim kuzulardan keseriz,” dedi.

* * *

Kuzuları keserken çok dikkatli davrandılar. Derilerine zarar gelmemesi için yavaşça yüzdüler. Bir yandan dört kuzuyu harcayacakları için üzülüyorlar bir yandan da birkaç gün tıka basa et yiyecekleri için seviniyorlardı.

Öğleden sonra tulumlar hazır olmuştu. Nehir kenarındaki salı ters çevirerek içi hava dolu tulumları salın alt tarafına bağladılar. Sonra salı akıntıya kapılıp gitmemesi için daha önce inşa ettikleri geçide iple sabitlediler. Bir kenarından kaldırıp deri tulumlar altta kalacak şekilde suya devirdiler. Artık yüzen ve üzerine üç kişi dahi çıksa suya batmayan bir araçları olmuştu.

Devrilmiş ağaçlardan yaptıkları geçitte ilerlerken ellerinde salın bağlı olduğu ipi tutarak karşı tarafa götürüp getirme denemesi yaptılar.

Sahmi “Saravan, iki tane koyun getir de ilk taşımayı gerçekleştirelim,” dedi.

Büyük çocuk koşarak gitti ve iki iri koyun getirdi. Koyunlar sala çıkmaya direndiklerinden biraz uğraşmak zorunda kaldılar. Sonunda iki koyun ve Saravan sal üstünde, Sahmi ve Kenan da geçitte ellerinde salın ipleri olduğu halde taşıtı karşıya geçirmeyi başardılar. Ama çok zorlu bir yolculuk olmuştu. Kenger’in coşkun akışı bir taraftan, koyunların salın kenarında suya düşmesi tehlikesi bir yandan, her üçünü de bitkin düşürmüştü.

İlk iki koyunu geçirdikten sonra sal ile beraber geri dönerek dinlenmeye çekildiler. Yorgunluktan akşam yemeği yemek bile gelmedi akıllarına.

* * *

Günler sonra, Kenan ve Sahmi birlikte, Hortu’ya doğru gidiyorlardı. At üzerinde yaptıkları yolculuk iki günden fazla sürecekti. Vakit geçirmek için, atlarını birbirlerine yakın sürerek, iki ay önceki sal yapma maceralarını hakkında konuşuyorlardı.

“Aslında geçidi yapmadan önce sal yapımına başlasaydık o kadar fazla uğraşmazdık,” dedi Sahmi.

Kenan “Ama geçidin, koyunları karşıya geçirmek için yeterli bir araç olmayacağını bilmiyorduk. Salın yapılmasının gerekli olduğunu daha sonra anladık,” dedi ve biraz düşündükten sonra devam etti. “Hem sal daha önce yapılsaydı bile karşıya geçmek yine çok zor olurdu. Kenger Çayı’nın karşı tarafından salı tutan bir ip olmalıydı. Yoksa akıntıya karşı koyamaz, salı elimizden bile kaçırabilirdik.”

Sahmi gülümseyerek baktı çocuğa. “Bakalım Hortu’daki bilge seni nasıl karşılayacak. Bence arkana bir tekme vurup gönderir.”

Kenan’ın suratı asılmıştı. “Neden böyle konuşuyorsun?”

Sahmi, “Geçidi yapmadan önce seni nasıl karşıya geçirdik hatırlıyor musun?”

Kenan lafın sonunun nereye varacağını anlamıştı. Yine de çocukça bir terslikle sordu. “Ne ilgisi var?”

“Yine aynı şekilde karşıya geçebilir ve salı, nehrin iki kenarı arasına gereceğimiz ipe tutunarak hareket ettirebilirdik,” dedi Sahmi.

Kenan “Ama deri tulumlara hava üfleyip salın altına yerleştirmeyi akıl etmeseydim, o gün karşıya koyun geçiremezdik,” diyerek atını biraz daha hızlı sürmeye başladı.

Sahmi arkasından “Zaten seni Hortu’ya o yüzden götürüyorum. Yoksa beceriksizin tekisin,” diye seslendi.

Sahmi, Kenan’ın fazla üzerine gittiğini biliyordu ama Hortu’ya gittiklerinde fazla şımarık bir çocukla uğraşmak istemiyordu. Kenan da hiç mütevazı değildi doğrusu. Önünde hızla giden çocuğa bakarak onu bu yolculuğa çıkaran olaylar dizisini aklından geçirmeye çalıştı. Bilge Kadran’ın yanına vardıklarında daha kolay anlatabilmesi için şimdiden ezberlese iyi olurdu.

İlk olarak çocuğun, dokuz yaşında iken, bacak kalınlığındaki bir ağacı balta bile kullanmadan devirmesi anlatılabilirdi. O olaya kendisi de şahit olmuştu. Herkesin hayret ettiği hadise bir bahar ayında olmuştu.

Köyde yeni bir ev yapılması için tüm gençlerin toplanarak Taş Tepesine ev taşı toplamak üzere gittikleri bir gündü. Ufak işleri yapmaları için çocukları da yanlarında götürmüşlerdi. Kenan, o zamanlar bile, zeki bir çocuk olduğunu belli ediyordu. Yol boyunca elinde yonttuğu bir odun parçası ile meşgul olmuştu. Öyle bir yontmuştu ki, odun, üzerine ip sarılmış gibi bir görünüm almıştı. Aslında sivri ucundan başlayıp kalın tarafta biten ve odunun çevresini en az on beş kez dolanacak şekilde bir oyma yapmıştı çocuk. En arka tarafına da dikiş iğnelerinde olduğu gibi bir delik açmıştı. Böylece güzel görünümlü, burgu şeklinde ve sağlam bir sopa yaptığı düşünülebilirdi.

Dağda ev taşlarını toplarken biraz aşağısında oluşan kalabalık Sahmi’nin meraklanmasına sebep olmuştu. Yanlarına gidince, kalabalığı, Kenan’ı izler vaziyette buldu. Çocuk fazla kalın gövdeye sahip olmayan bir ağacın dibinde uğraşmaktaydı. Yol boyunca şekillendirmeye uğraştığı odun parçasını ağacın alt kısımlarına bir yerlere saplamıştı. Delik olan kısmından da uzunca bir dal parçası geçirmiş, dal parçasını indirerek yaptığı odunun ağacın içine girmesini sağlamaktaydı.

Çocuk yanına gelerek yardım etmek isteyenleri “Bırakın beni tek başıma yapacağım,” diyerek geri çeviriyordu. Dal parçasını bir kez aşağı kadar indirdiğinde odun yarım tur dönerek ağaca giriyor, sonra dal parçasını diğer tarafa iterek, aynı yöne doğru, bir kez daha çevirebilecek düzenek oluşuyordu. Bir süre sonra ağaç çatırdamaya başlamıştı. Çocuk fazla zorlanmadan odunu çevirmeye devam ediyordu. Sonunda kesilmeyen bir çatırdamayla ağacın gövdesi ikiye ayrılmıştı.

Sahmi yanına gittiği Kenan’a kalın bir ağacı göstererek, “Şunu da devirebilir misin?” diye sormuştu. Kenan Sahmi’nin gösterdiği ağacın yanına giderek incelemiş, “Hayır, bu çok yaş ve hiç düğümü yok, biraz önceki gibi bir ağacı devirmek için, ağacın biraz kuru ve üzerinde döngü odununu sokabileceğim bir çukurun olması gerekli. Her ağacı aynı yöntemle kıramam,” diye cevaplamıştı.

Bunun üzerine Sahmi, yerinden oynatamadıkları bir taş bloğu için aynı yöntemi kullanıp kullanamayacaklarını bir denemek istediğini söylemişti. Kenan biraz önceki ağacı ikiye ayırırken kullandığı odunu Sahmi’ye vermişti. Beraberce adamın bahsettiği yere gitmişlerdi. Sahmi toprağa gömülmüş taşların arasına yerleştirdiği odunun arkasına dal parçasını takıp çevirmeye başlamıştı. Odun yarıya kadar girdiğinde iki taş birbirinden ayrılmaya başlamıştı. Bir iki kere daha zorlayınca odun sıkışmıştı. Bu sırada Kenan biraz önceki yardığı ağacın bir parçasını getirmişti. Kalın ve sağlam bir parçaydı. Küçük çocuk zorlukla sürükleyebilmişti.

Sahmi’ye “Hey Sahmi, baksana, Şu kalın odunu ayrılan yere sok. Sonra üstten tutup kendine doğru çektin mi, taşları ayırabilirsin,” diye seslenmişti.

Sahmi çocuğun dediğini yapınca ön taraftaki taş, içine gömülmüş olduğu toprağı yararak dışarı çıkmıştı. Adam o sabah yaptığı işi kendi başına yapmaya kalkışsaydı, tüm bir öğleden sonrasını harcayabilirdi.

Sonra iki yıl önce yaptıklarını da unutmamak gerekirdi. Köyün içinden akan Duru Dere kenarında yaptığı Dönertaş Evi bunlardan biriydi. Aslında evi tek başına yapmamıştı. Bu gün halen o evde Dönerttaş’ı işleten, o taş yardımı ile akla gelebilecek her türlü ev eşyasını yapan Baykan’la beraber yapmışlardı.

Baykan doğuştan bir ayağı kısa olduğu için pek iş yapamazdı. O yüzden çocukluğundan beri tahta ve taş oyarak evlerde kullanılacak eşyalar yapardı. Sürahi, bardak, çanak ve küçük tabureler yapmıştı yıllarca. Şimdileri ise masa, dolap hatta bahçe havuzu bile yapıyordu.

Kenan evlerinin ihtiyacı olan çanak ve bardakları yapmasını istemek üzere Baykan’ın evine gitmişti. Yanında da yapacağı işin karşılığı olarak bir oğlak götürmüştü. Çünkü, Baykan hizmetinin karşılığı olarak genelde yiyecek isterdi. Daha sonra Sahmi’nin hem Kenan’dan hem de Baykan’dan duyduğuna göre Dönertaş şöyle yapılmıştı.

* * *

Elindeki ipe bir oğlak bağlı olarak gelen çocuk, “Merhaba Baykan ağabey! Ben geldim. Kenan,” diye seslendi.

Pencereye çıkan Baykan “Hoş geldin Kenan, içeri gelsene,” dedi.

Çocuk “Oğlağı nereye bağlayayım?” diye sordu.

“Duru Derenin kenarında ağıl var. Orada iki tane daha var. Onların yanına salıver,” diye cevapladı adam.

Kenan yirmi adım aşağıdaki derenin kenarına indi. Ağılı görünce güldü. Bu yere ağıl denirse, yanındaki dereye de ırmak denir herhalde diye düşündü. Bu köyün buraya kurulmasının nedeni, berrak akan suyu yüzünden Duru Dere adı verilen bu akarsu olabilirdi. Bir adam boyu genişliği olmasına rağmen bir o kadar da derinliği vardı.

Baykan iş yaparken, odunları ıslatarak daha kolay çalıştığı için, evlenip ailesinin yanından ayrılınca evini dere kenarına yapmıştı. Köyün büyükleri derenin taşabileceği konusunda uyarmışlardı ama o biraz da inatla evini yapmıştı. O güne kadar da hiç su baskını gerçekleşmemişti.

Kenan oğlağı bırakıp dönünce onu kapıda karşıladı. Çocuk annesinin isteklerini adama aktardı. Adam da bu işleri bitirebilmesi için bir ay süre vermelerini, en erken o kadar zaman sonra bitirebileceğini söyledi. Çocuk teslim geç olacağını, yeni mutfak eşyalarının ablasının düğünü için gerekli olduğunu ve on dört gün sonra ablasının evleneceğini söyledi.

Baykan, Kenan’a eve giderek durumu annesine açıklaması gerektiğini söyledi. Çünkü bir günde sadece bir çanak yapabilirdi. Ara sıra da dinlenmesi gerekliydi. Yoksa elleri yaptığı işe dayanamayarak yara içinde kalıyordu. Bu yüzden özür diliyordu.

Kenan ailesine haber vermesine gerek olmadığını, eğer izin verirse Baykan ile beraber çalışabileceğini söyledi. Zaten düğün arası ayak altında dolaşmasını istemiyorlardı. Çok yaramazlık yaptığından şikayet ederek gündüz eve girmesini yasaklamışlardı.

Baykan “Sen bir çocuksun, benim yaptığım iş, güçlü olmayı gerektirir. Sen hem acemisin hem de cılız,” dedi.

Kenan “Bakalım ne yapabiliriz?” diyerek koşarak eve doğru gitti. Arkasından bakan Baykan onun yine bir şeyler peşinde olduğunu anladı. Bu çocuk yaramazdı filan ama çok akıllıydı. Ayrıca bazı zeki çocuklar gibi saygısız da değildi.

Kenan öğleden sonra tekrar geldi. Elindeki tahta kova ağzına kadar kuyruk yağı doluydu. Baykan çocuğa, yağı neden getirdiğini sordu. Çocuk “Biraz sonra anlatacağım işte lazım olacak,” diye cevapladı.

Baykan hiç de gururuna esir olan biri değildi. Kendi eksikliğinden dolayı erken olgunlaşmıştı. Çocuğu dikkatle ve saygıyla dinledi. Anlattığı iş aklına yatmıştı. Kendisi de birkaç ekleme yaparak ertesi gün işe koyulmaya karar verdiler.

Ertesi gün sağlam bir ağaç keserek, köyden dört kişiden de yardım alarak Baykan’ın evinin ile dere arasına getirdiler. Ağacı uzun olanlarından seçmişlerdi. Bir sonraki gün derenin iki yanına, eski kütüklerden, birer ayak yaptılar. Ayakların üst tarafında birer çukur oydular. Çukurları yağla doldurdular. Kestikleri ağacın gövdesinden uzun bir parça keserek ayakların üzerine koydular. Orta çubuğu adını verdikleri gövdenin tam çukurların üzerine gelen kısımlarına eski deriden şeritler sararak kalınlaştırdılar. Orta çubuğu ayakların üzerine bıraktıklarında deri ile sarılmış kısımlar yağ içerisinde kolay hareket edebildiği için elleri ile çubuğu döndürebiliyorlardı.

Sonraki günlerde orta çubuğun üzerine ekledikleri diklemesine parçalarla suyun akış kuvveti ile kendi kendine dönen bir düzenek inşa ettiler. Yaptıkları çark öyle güçlüydü ki bir durdurma tertibatı yapıncaya kadar oldukça fazla zorlanmışlardı. Eğer suyun kuvvetini kullanmak üzere orta çubuğa ekledikleri parçaları çok sağlam yapmamış olsalardı, durdurma tertibatını kullandıklarında düzenek kırılabilirdi.

Yaptıkları mekanizmanın sürekli çalışacağını göz önünde bulundurarak ufak tefek eklemeleri de bitirerek son aşamaya gelmişlerdi. Artık yapılacak iş büyükçe bir taşı kalem ucu gibi yontup, arka tarafını da orta çubuğun ucuna takılabilecek biçimde oymaktan ibaretti.

Bu işi de yapınca kendi çevresinde dönen bir taşa sahip oldular. Baykan hemen ilk denemeyi yapmaya başladı. Kucağına büyükçe bir kütük alarak hızlıca dönen taşa sürtmeye başladı. Çok kısa bir süre sonunda dış tarafını istediği şekle getirmişti. Sonra kütüğü ters çevirerek içini oymaya başladı. Kucağındaki kütükle daireler çizerek içini iyice yonttu. Sonra daha dikkatli bir çalışmayla elindeki parçayı tam bir çanak haline getirdi.

Eğer daha önceki çalışma usulü ile elindeki çanağı yapmaya çalışsaydı, tam bir günü bu iş için harcanması gerekecekti. Ayrıca kullandığı aletler yüzünden bilekleri ağrıyacak ve elleri yaralanabilecekti. Dönertaş adını verdikleri bu düzenek yardımı ile bilek ağrısı ve berelenmelerden kurtulmuştu ve günde en az yirmi çanak yapabilirdi.

Kenan’la biraz daha konuşarak Dönertaşın daha da geliştirilmesi hakkında fikir yürüttüler. Birkaç tane daha yontucu taş yaparak değişik amaçlarla kullanabilirlerdi. Sert taşlarla yontma işlemi, yumuşak taşlarla da düzeltme işlerini yapabilirlerdi. Yaptıkları birkaç denemeden sonra pütürlü yüzeye sahip yontucu taşlarla, yine taştan eşyalar yapabileceklerini de anladılar.

Baykan Dönertaşı yaparlarken, ileriki zamanlarda hep Kenan’la birlikte çalışacaklarını düşünmüştü. Dönertaşın tam anlamıyla bittiğinin ertesi günü Kenan gelmedi. Adam çocuğu merak ederek evine gitti. Çocuk evde de yoktu. İyice meraklanarak aramaya koyulduğunda Kenan’ı arkadaşları ile oynarken buldu. Kenan Baykan’ı görünce koşarak yanına geldi.

“Nasılsın Baykan ağabey?” dedi çocuk adamın aksak ayağına bakarak, “Neden buraya kadar geldin?”

“İyiyim,” dedi adam. “Dolaşıyordum. Sen ne yapıyorsun?” diye sordu.

Kenan “Dönertaşla uğraşırken bir hafta boyunca arkadaşlarımla oyun oynayamamıştım. Artık sen daha hızlı çalışabildiğine göre sana yardım etmeme gerek kalmadı,” bir süre devam eden sessizlikten sonra “Soracağın bir şey yoksa ben oynamaya gidiyorum,” dedi. Baykan “Hayır,” anlamında başını sallayınca koşarak uzaklaştı.

Baykan çocuğun haline acımıştı. Onunla çalışırken Kenan hep büyük biri gibi görünmüştü gözüne. Ama şimdi onun, oyun çağındaki bir çocuk olduğunu anlamıştı. Daha sonraları Kenan’ın babasına oğlunun kendi yanında çalışmasını istediğini söylediğinde aldığı cevap şöyle olmuştu.

“Baykan, kusura bakma ama o vaktini alacak bir işte çalışmak istemiyor. Yorucu işler yaptığı zaman düşünemiyormuş. Her ne demekse? Senin onu yanına almak istediğini anlamış ama Dönertaşı yapmana yardım ederek o işi bitirdiğini artık başka bir şeyler yapmak istediğini söylememi istedi. Ben artık çalışmaya başlaması gerektiğini, ev geçimine katkıda bulunmasının zamanı geldiğini söyleyince çobanlık yapmak istediğini söyledi. Kardeşim Saravan’la birlikte davar otlatacaklar.”

* * *

Kenan’ın babasının o gün söylediği sözler Baykan’ın umutlarını söndürmüştü. Daha sonraları Dönertaşın üzerini kapattı. Böylece karlı ve yağmurlu havalarda da çalışabilecek bir ortam oluşturmuştu. Derenin evine zarar verme tehlikesine karşı bir önlem almak üzere Kenan’la bir daha konuşmuş ve çocuğun önerisi üzerine ev ile dere arasına çabuk büyüyen ağaçlar dikmişti. Sonra ağaçların arasına yanlamasına uzun kütükler koyup taş ve toprakla bir set yapmıştı.

Sahmi Kenan’ın başardığı işleri, aklından bir kez daha saydı. Aslında bir sürü icat yapmış olmasına karşın Burgu, Dönertaş, geçen yıl yaptıkları suyolunda, suyun yeraltından geçirilerek köy yolunu kesmemesi için yaptığı öneri ve iki ay önceki Kenger salı en önemlileri olarak sayılabilirdi.

Kısa bir süre önce köylerinin misafir odasında konaklayan yolculardan birine, çocuğun yeteneklerini anlattıktan sonra, adamın önerisi üzerine, köy büyükleri ve babasının onayını alarak, Kenan’ı Hortu’ya götürme kararı almışlardı. Yolcu, Hortu’daki Kadran’ın, Kenan gibi yetenekli kişileri aradığını söylemişti. Sahmi’ye de çocuğa göz kulak olma görevi verilmişti.

Kendisinden önde gitmekte olan Kenan’a bağırdı. “Hey, baksana! Sana bir şeyler söylemem gerek,”

Kenan yavaşladı. Sahmi yanına gelince surat asmaya çalıştı. Ama adamın gülümsemesine dayanamayarak o da gülmeye başladı. Gittikleri yer ve orada göstereceği davranışlar hakkında biraz konuşmaları gerekiyordu. Sahmi akşama kadar iyi ve doğru bir insanın nasıl davranması gerektiği, köyleri hakkında sorulan sorulara, köyün güvenliğini tehlikeye düşürmeyecek cevaplar vermesi ve eğer ileriye yönelik bir karar vermesi gerekirse aceleci davranmaması hakkında uzun uzun öğütler verdi.

Kenan “Eğer orada kalmaya karar verirsem sen de kalacak mısın?” diye sordu. Sesinde korku vardı.

Sahmi “Ne yapmam gerekiyorsa onu yapacağımdan emin olabilirsin,” diye yüzeysel bir cevap verdi.

Çocuk “Eğer geri dönersen,” dedi ve biraz düşündükten sonra devam etti. Sal yaptığımız yere bir balık ağılı kurmanı isterim,” Balık ağılı sözüne ikisi de güldüler. “Sen de benim gibi rahat düşünebileceğin işler yapıyorsun. Avcılık yaptığın ve balık tuttuğun zamanlarda kendini daha rahat hissetmenin sebebinin, başkalarının seni hazır olmadığın zamanlarda çalışmaya zorlamaması olduğunu zannediyorum. En azından ben böyle düşünüyorum.”

Sahmi çocuğun böyle konuştuğu zamanlarda, yaşça kendinden büyük olduğu izlenimine kapılıyordu. Bu fikirden kurtulmak için onun yüzüne bakarak konuşmaya çalışırdı.

Tam yanına gelerek, “Genel olarak düşüncelerinin doğru olduğunu kabul etmeliyim. Ama neden balık ağılı kurmam gerektiğini düşündüğünü tam olarak anlamış değilim,” dedi.

Kenan açıklamaya başladı. “Balıkları ayrılmış bir bölüme koyarak onları istediğin zaman rahatça tekrar yakalayabileceğin bir düzenek kurarsın. Ayrıca balıklar zaman içerisinde üreyeceklerinden bir süre sonra yeni balık tutup onların yanına katma zorunluluğundan da kurtulursun. İhtiyacı olan köylülere, senin diğer ihtiyaçların karşılığında, balıklardan vererek rahat bir yaşam sürdürebilirsin. Bir de istediğin zaman balık işini bırakabilirsin.”

“Pek fena bir fikir olarak görünmüyor. Herhalde daha önce bu işi kendin yapmayı düşünmüştün,” dedi Sahmi.

Kenan, “Doğru,” diye cevapladı.

* * *

Bilge Kadran onları dostça karşıladı. Bilge unvanını hak ettiği her halinden anlaşılıyordu. Onu beklerken yardımcılarından bir kızın Kadran hakkında anlattıklarını dinlemişlerdi.

Bilgenin yetmiş yaşında olduğu söyleniyordu. Beş yıl önce Hortu’ya geri dönmüştü. Daha önceleri uzaklardaki Umer kentinde yaşamıştı. Uzun yıllar boyunca eğitim görmüş, eğitim vermiş, devlet yönetiminde görevler almıştı. Yaşı ilerleyince kendi isteği üzerine görevinden ayrılmış, doğduğu köye geri dönmüştü.

Ara sıra Sahmi ve Kenan gibi kişiler ziyaretine gelirmiş. Onlarla konuşur kendi evinde misafir edermiş. Eğer gelen kişiyi yetenekli ve yeterince akıllı bulursa Umer’e gönderirmiş.

Kenan kıza, “Yani burada kalmayacak mıyım?” diye sordu.

Kız gülerek, “Dur bakalım. Daha seni gönderip göndermeyeceğini bile bilmiyorsun. Diyelim ki yeteneklisin. O zaman Hortu gibi bir köyde ne yapmayı düşünüyorsun?” dedi.

Sahmi “Kız haklı. Aslında ben de Hortu’da bir eğitim alacağını düşünmüştüm ama Umer daha mantıklı geliyor kulağa,” dedi.

Kenan “Umer uzak mı?” diye sordu.

Sahmi bilmediğini belirtmek üzere başını sallarken kız, “Çok uzak,” diyerek gitmeye hazırlandı.

“Ne kadar?” diye sordu çocuk.

Kız bu sırada kapıyı açmıştı. “At ile on gün sürer,” diyerek çıktı.

Kenan “Nereden biliyorsun?” diye bağırdı arkasından.

Kapı tekrar açıldı ve kız tekrar göründü. “Biliyorum, çünkü oradan geldim,” dedi ve kapıyı tekrar kapatarak gözden kayboldu.

Kızın çıkmasından az bir süre sonra Kadran onların bulunduğu odaya geldi. Her iki misafir de şaşırdı. Kendilerinin onun huzuruna çağırılacaklarını düşünmüşlerdi. Yaşlı adam odanın köşesindeki dolaptan bir tahta levha alarak Kenan’a verdi.

Kenan, yolda gelirken Sahmi’nin sözlerini hatırlayarak “Teşekkür ederim efendim,” dedi.

Yaşlı adam “Bu levhayı sadece incelemen için veriyorum. Sonra geri alacağım,” dedi ve devam etti. “Tekrar hoş geldiniz. Evimde konaklamanızdan memnun olurum.”

Sahmi saygıyla “Hoş bulduk efendim. Biraz önce torununuz da burada kalabileceğimizi söylemişti,” dedi.

Kadran güldü ve “O kız benim torunum değil,” dedi Kenan’a bakarak “Aynen küçük dostumuz gibi geleceğini arayan birisi o da” diyerek pencereye doğru yavaşça yürüdü. “Kenan!” diye seslendi birden bire. Çocuk “Efendim?” diyince “O levhada ne görüyorsun?” diye sordu.

Kenan tekrar elindeki tahta parçasına baktı. “Burada bir bina şekli var. İç kısımları da çizilmeye çalışılmış,” diye cevapladı.

“Nasıl bir bina,” diye sordu yaşlı adam.

Bu arada Sahmi başını uzatıp Kenan’ın elindeki levhaya bakıyordu. Gerçekten de bazı çizimler vardı. Çocuk cevap verdikçe seviniyordu.

“Üç köşesi olan ve içi de üç bölmeye ayrılmış bir bina,” diye tekrar cevapladı çocuk.

Kadran Kenan’a dönerek “Bilemedin evlat. O tahta üzerinde üçgen hesapları var. Bina şekli filan değil. Sadece matematik bilgisi var,” dedi.

Sahmi Kenan’dan daha fazla şaşırmıştı. “Matematik de nedir?” diye sordu.

Kadran’dan önce Kenan atıldı. “Şekilleri okuma sanatı olsa gerek,” diye fikrini söyledi.

“Sadece o değil,” dedi yaşlı adam. “Şekilleri de okuyabilirsin ama matematik sayılarla yapılır. Her zaman doğrudur. Ne yaparsan yap onu değiştiremezsin. Bir ve birin toplamının her zaman iki etmesi gibi sayılarla oynarsın. Toplama, çıkarma, bölme ve çarpma. Her biri hayatımızı kolaylaştıracak evrensel yöntemler.”

“Çarpma mı?” diye sordu çocuk.

“Acele etme hepsini öğreneceksin. Şimdi bir soru daha geliyor. Taş taşı çeker mi?” diye sordu Kadran.

“Hayır, bir taş başka bir taşın varlığını bile bilmez. Bunu babamın annesinden öğrenmiştim,” diye cevapladı çocuk.

“Peki, taş taşı iter mi?”

“Kusura bakmayın efendim ama yine hayır diye cevaplayacağım.”

Kadran elini cebine sokup ceviz büyüklüğünde iki siyah taş çıkardı. Kenan’ı yanına çağırarak “Al bunları,” dedi. “Bunları da incelemen için veriyorum, unutma,” diyerek gülümsedi.

Kenan taşları aldı. Fakat bir gariplik vardı. İki taş birbirine yapışıktı. Çocuk onların hamur ile tutturulduğunu sanmıştı. Ayırmaya çalışınca taşların birbirinden biraz isteksizce ayrıldığını gördü. Tekrar yaklaştırınca ana ve yavrusu gibi birbirlerine yapıştıklarını da fark etti. Ortalıkta yapıştırıcı da görülmüyordu.

Kadran elini uzatarak taşlardan bir tanesini geri aldı. Kenan’ın elindeki taşa yaklaştırarak biraz çevirdi. Kenan taşların bir an birbirlerini çektiğini, yaşlı adam döndürmeye devam edince başka bir an ittiklerini fark etti. Birden Kadran’ın elinden taşı tekrar alarak kendisi denemeye başladı.

Gerçekten de bir an geliyordu ki, birbirinden nefret eden iki kişi gibi birbirlerini itiyorlardı. Çocuk adama soran gözlerle baktı. Adam gülümseyerek çocuğun saçlarını okşadı.

“Sana bir şey daha göstereceğim, bana o tahtayı getir,” dedi. Çocuk tahtayı getirince taşın birini tahtanın üzerine koydu, diğerini de altında gezdirmeye başladı. Üstteki taş sanki biri onu itiyormuş gibi yuvarlanmaya ve sürünerek hareket etmeye başlamıştı.

Sahmi “Büyü olmalı,” dedi. Gözleri irileşmiş bir halde olanları izliyordu.

Kenan “Büyü değil,” dedi birdenbire. Yaşlı bilgeye bakarak “Değil mi?” diye sordu.

Yaşlı adam cevap olarak, “Yarın evinize dönün ve Umer’e gitmek için hazırlıklara başlayın,” dedi.

Sahmi “Nasıl? Umer için izin veriyor musunuz?” diye sordu. “Daha neler yaptığını anlatmadım bile.”

Yaşlı adam kısaca “Evet,” diye cevapladı.

Sahmi “Ama sorduğunuz soruları bilemediği için ben zannetmiştim ki…” deyip sustu.

Kadran elini Kenan’ın sırtına koyarak, “En azından gördüklerinden ve en önemlisi benim gibi yaşlı bir bunaktan korkmadı,” diyerek taşları tekrar cebine koydu. Kenan’a da levhayı dolaba koymasını işaret ettikten sonra yavaş adımlarla hareket ederek odadan çıktı.

* * *

Umer büyük bir şehirdi. Bazı yerlerinde üç katlı binalar bile vardı. Şehir içinde kurulan pazarda aradığınız her şeyi bulabilirdiniz. O kadar büyük bir şehirdi ki üç tane demirci nal yapımına ve tamirine ancak yetişebiliyorlardı.

Sahmi çantasını açıp Kadran’ın kendilerine verdiği mektubu tekrar kontrol etti. Mektup yerindeydi. En son yemek yedikleri yerdeki bazı insanlardan şüphelenmişti. Büyük şehirler her ne kadar gelişmiş olsalar da, kötü niyetli insanların kendilerine yer bulabildikleri yozlaşmış bir toplum yapısına sahiptiler. Kendi köylerinde hiç olmayacak bir şey olan hırsızlığa, şehre gelir gelmez karınlarını doyurmak için girdikleri bir aşevinde Kenan’ın pelerinini çaldırarak şahit olmuşlardı.

Sonunda öğretmen Hemin’in evini bulabildiler. Büyük şehirlerin bir kötü tarafı da herkesin birbirini tanıyamayışıydı. Hemin’i ilk sordukları kişi o isimde birini tanımadığını söyleyince Kenan çok şaşırmıştı. O küçük yaşına rağmen kendi köylerindeki herkesi tanırdı.

Kapıyı genç biri açtı. Kim olduklarını ve nereden geldiklerini iyice dinledikten sonra Hemin’e haber vermek üzere yanlarından ayrıldı. Kendilerine ne oturacakları bir yer göstermiş ne de bir şey ikram etmişti. Bir süre sonra Hemin yanlarına geldi. Sahmi’nin verdiği mühürlü mektubu açıp okuduktan sonra onları içeri aldı.

Hemin şişman ve komik yüzlü bir adamdı. Gözleri çekikti. Civarda ona benzeyen başka kimse yoktu. Çabuk çabuk konuşuyor ve karşısındaki konuşurken hiç sıkılmadan sözünü kesiveriyordu. İlk karşılaşma sırasında Sahmi üzerinde hiç de iyi bir etki bırakmamıştı.

“Demek adın Kenan,” dedi Hemin.

“Evet efendim,”

“O yanındaki adam hep seninle mi kalacak?

“Kendisi nasıl uygun görürse, efendim.” Çocuk dönerek Sahmi’ye baktı.

“Şu her lafın arkasına bir efendim ulamaktan vazgeç evlat.”

“Peki efendim,”

“Tamam efendim, peki efendim, efendim de efendim,” diyerek küçük çocuğu taklit etti adam. Sonra ciddileşerek “O halde size kalacağınız bir ev bulmamız gerek,” diyerek hizmetçisini çağırdı.

“Bu çocuğu hanımının yanına götür. İyice temizlensin. Saçları da kazınsın. Sen de git soruştur bakalım, bu yakınlarda iki kişinin kalabileceği boş bir ev var mıymış?”

Kenan itiraz edecek gibi oldu. “Saçlarım efendim…” diyebildi.

Hemin sert bir ifadeyle “İtiraz yok. Kurallara uyacaksın. Köyden getirdiğin bitleri diğer öğrencilerin saçlarında görmek istemem,” diyerek sözünü kesti.

* * *

Kenan bir yıl boyunca aralıksız eğitim görmüştü. Öğretmeni Hemin’e bir şüphesi hakkında danışmak üzere evine gelmişti. Hemin’i haftada bir kez okulda görebiliyordu. Bir sorusu olduğunu söylediğinde adam evine gelmesini söylemişti. Şimdi pencerenin önünde öğretmenini beklerken geçen günleri düşünüyordu. Aslında Umer’e gelirken hiç de böyle bir yaşam beklemiyordu. Hatta Sahmi ile beraber yolda bazı varsayımlar üzerine konuştuklarını hatırlıyordu.

“Oraya gidince ben bir iş bulurum sen de, bilmediklerini öğrenmek için öğreticilere sorular sorarsın. Herhalde altı ayda her şeyi öğrenirsin. Sonra köye geri döneriz, diğer çocuklara öğrendiklerini anlatırsın,” demişti Sahmi.

Geldiklerinin ikinci günü, önlerinde kendilerini bekleyen yaşamın hiç de bekledikleri gibi olmadığını anlamışlardı. Bir kere Sahmi’nin çalışmasına gerek olmadığı anlaşıldı. Şehir yönetimi eğitim binalarında kalan kişilere ve onlara bakmak zorunda olanlara her ay bir miktar para veriyordu. Kendilerine verilen para ve diğer yardımlar, fazla harcama yapmayı bilmeyen Sahmi ve Kenan için yeterince fazla geliyordu. Ama asıl önemli olan konu, Kenan’ın eğitiminin altı ayda bitmeyeceği idi. Belki altı yıl bile sürebilirdi.

“Hoş geldin Kenan,” diye seslendi Hemin.

“Hoş bulduk Öğretmen Hemin,” dedi Kenan.

“Nasıl geçiriyorsun günlerini? Hayatından memnun musun?”

“Sayenizde eğitimime devam ediyorum.”

“Arkadaşın nasıl, Adı neydi…?”

“Sahmi, Öğretmen Hemin. Beraber sizin yanınıza geldiğimiz kişiden bahsediyorsunuz herhalde.”

“Evet Sahmi, O ne yapıyor?”

“Şimdilerde evlilik hazırlıkları içinde. Geldikten birkaç ay sonra köyümüze geri dönmek istemişti. Ben de şaka olsun diye okumayı öğrenmesini, yoksa köylülerin onun Umer’e boşuna gidip geldiğini zannedeceklerini söylemiştim. Beni ciddiye alıp okuma öğrenmeye başladı. O sırada bir de kadın arkadaş edinince burada kaldı. Hala beraber oturuyoruz.”

“Öğrendi mi bari okumayı?”

“Hem okuma hem de yazmayı öğrendi. Evde beraber çalışıyoruz. Hesap yapmayı da yakında çözecek,”

“İyi, iyi. Sen ne soracaktın bakalım,”

“Ha. Evet. Öğretmen Hemin, bir hafta önce çember dersleri görüyorduk. O gün bize bir çemberin çevresini altı bin dört yüz eşit parçaya bölersek parçalardan her birinin merkezde bir miyem açıya denk geldiği anlatıldı. Sonra da denildi ki, eğer çemberin yarı çapı bin dönüş ise, dönüş diyerek arazi ölçümünde kullanılan çemberleri kastediyorum, bir miyemlik açı çember üzerinde bir dönüşlük mesafeye denk gelir. Bu dönüşten bağımsız bir ölçüdür. Aynı açıklamayı ayak hesabı ile de yapabiliriz, denildi.”

“Bir daha söyle istersen,” dedi Hemin.

“Yani bir çemberin yarı çapı bin ayak boyu ise, merkezden bir miyemlik açının kapsadığı mesafe çember üzerinde bir ayak boyudur.”

“Anladım evlat. Ama sorun nedir onu anlayamadım.”

“Öğretmen Hemin. Ben birkaç gecedir hesap yapıyorum ama çemberin çevresini altı bin dört yüz parçaya ayırarak yaptığımız bu hesap tam olarak doğru değil. Öğretmenlerime sorduğumda onlara da zamanında sizin öğrettiğinizi söylediler. Hatta içlerinden biri de bu yanlışlığın farkına varmış ama kimseye söyleyememiş.”

Hemin “Tamam anladım şimdi sorunu,” diyerek Kenan’a oturmasını işaret etti. “Bak evlat. Aslında temelde yanlışlık yok. Arazi ölçmede kullandığımız bu metot her zaman doğru çalışır. On bin adımda bir iki adım yanlışlık olabilir. Önemli olan ihtiyaca cevap vermektir,” dedi.

Kenan “Kadran’la ilk tanışmamızda bana matematiğin her zaman doğruyu söylediğini anlatmıştı. Acaba yanılıyor muydu?” diye sordu.

“Hayır yanılmıyordu. Hata yapan matematik değil, bizim eksik bilgilerimiz,” dedi Hemin. “Bak sana bir iki örnek daha vereyim. Biraz önce dönüşten bahsettin. Uzun yıllardır kullandığımız bir araçtır o çemberler. Bir kulaç çapındadırlar. Bazen döndürerek uzunluk ölçeriz bazen de üst üste koyarak yükseklik ölçeriz onlarla. Bazen çevre belli olur ve çap sorulur bazen de çapı belli olan çemberin belli bir mesafeyi kaç dönüşte alacağı sorulur. Genelde cevap olarak çevre çapın üç katından az fazladır denilir. Asıl sayı üç ile dört arasındadır ama üçe daha yakındır. Ama üç diye kestirip atarsak çok hata yapmış oluruz. O yüzden üçten biraz fazla diye hesap yaparız.”

Sonra cebinden bir yazı kalemi çıkararak yanlarında duran saksının üzerine, Kenan’ın Kadran’ın evinde gördüğü üçgenleri çizdi. Kenan hemen “Kadran bana bu şekli göstermişti,” dedi.

Hemin, “Bir tahta üzerinde gördüysen o şekilleri ben çizmiştim,” diyerek anlatmaya başladı. “Bak evlat. Bir üçgende iki kenar birbirine dikse, o iki kenarı birleştiren çizginin uzunluğu ile aralarında alan hesapları yönünden bir ilişki vardır.”

Kenan atıldı, “Biliyorum,” diye. Hemin “Anlat bakalım,” deyince “Böyle bir üçgende uzun kenarın ve birbirlerine dik olan kenarların, kare şeklindeki bir alanın bir kenarı olduğu varsayılır. Eğer herhangi iki kenarın uzunluğu biliniyorsa alan hesapları yapılarak, uzunluğu bilinmeyen kenarın oluşturduğu alan bulunur. Sonra kendi kendisi ile çarpılan sayıların oluşturduğu cetvelden alan bulunarak bir kenarının uzunluğu hangi sayının kendi kendisi ile çarpımı ise bulunur,”

Hemin, “Çok iyi. İyi öğrenmişsin. Şimdi benimle gel,” diyerek Kenan’ı diğer odada bulunan tam bir küre şeklindeki yontulmuş taşın yanına götürdü. Taşın üzeri çizgilerle doluydu. Tam üstte kesişen iki dik çember küreyi dörde bölüyor, tam ortada, kenarda çizilen başka bir çember o iki çemberi de dik olarak bölünce küre sekiz eşit parçaya bölünmüş oluyordu.

Hemin küreyi göstererek, “Bak dedi,” sekiz parçadan birini göstererek. “Burası bir üçgen oluşturuyor, değil mi?” Kenan üçgen oluşturduğunu onaylayan bir biçimde başını salladı. Hemin devam etti. “Ama öyle bir üçgen ki, tüm köşeleri birbirine dik. Şimdi dik üçgenlerle ilgili kuralı buraya uygulamaya çalışalım. İki kenarın oluşturduğu varsayılan karelerin alanlarının toplamı karşı kenarın oluşturduğu varsayılan karenin alanına eşit olması gerekir değil mi? Ama görüyorsun ki olmuyor. Ancak yarısına eşit bir alan oluşur bu kenardan. Öyleyse bu kuralın da doğruluğu tartışılır.”

Hemin biraz önceki odaya doğru geçerlerken sözlerine devam etti. “Daha önce de söylediğim gibi evlat. Dosdoğru olan matematiği az bilgi seviyemizle kurallarla sıkıştırmak istiyoruz ama pek başarılı olduğumuz söylenemez.”

Tekrar oturduklarında Kenan “Öğretmen Hemin, kurallardan bahsedince şunu da sormak isterim. Son yirmi yıldır altmış sayısının taban alındığı bir sayma metodu öğretilmekte. Neden altmış diye soracaktım.”

Hemin “Bu gün beni çok zorluyorsun,” diyerek anlatmaya başladı. “Sayıları yazıya geçirirken pek çok yöntem denenmişti. Ama en uygun olanı basamaklı yöntem olmuştu. Basamak sayesinde kolayca toplama ve çıkarma yapabiliyor, basamakları çarpanlarına ayırmak kolay olduğu için bölme işlemini de gerçekleştirebiliyorduk.

Önceleri onlu bir yöntem izlenmeye çalışıldı. İlk başlarda kolay gibi görülüyordu ama iş zaman ve alan ölçmeye gelince, hesap uzmanları zorlanmaya başladılar. Sonra matematikçilerden daha kolay bir yöntem bulmaları istendi.

Çok eskilerden kalma bir yöntem olan altmış ve on sayılarının beraber kullanıldığı yöntem tekrar öne sürüldü. İlk olarak ne zaman ortaya çıktığını ben de bilmiyorum. Böylece biraz daha rahatlamıştık. Saymada biraz zorlanıyor olsak da, alan ölçümleri ve zaman hesaplarında çok yüksek bir doğruluk elde etmeye başlanıldı.

Asıl büyük kolaylık bölme işleminde gerçekleşti. Eski kullanılan on sayısı sadece iki ve beşe bölünebiliyordu. Ama altmış öyle değil. İki, üç, dört, beş, altı, on, on iki, on beş, yirmi ve otuz gibi bir çok sayıya bölünebiliyor.”

Kenan “Henüz derslerde görmedik, zaman ve mekan ölçümlerinde ne gibi fayda sağlamıştı?”

Hemin kendini kaptırmıştı. Artık Kenan gibi soru soranlar pek bulunmuyordu. Anlatmaya başladı. “Zaman için şöyle örnekleyebiliriz. Ortalama bir insanın sakin zamanlarında kalp atışları arasındaki zaman birimini temel aldık. Kalp atışından insan ömrüne kadar olan süreyi altı ve on sayısının katlarına denk getirdik.

Daha doğrusu ben o zamanlar çok yeni bir öğrenciydim. Daha önceden kullanılan bir ölçü sistemini kullanmış ta olabiliriz. O zamanki bilim yetkilileri sözleri tartışılmayan kişilerdi. Gerçi şimdi de öyle. Bize ne dedilerse biz de öğrencilerimize onu öğrettik.

Zamandan bahsediyorduk. İki kalp atışı arasındaki süreyi en kısa zaman parçası olarak kabul ettik. Bunun altmış katına dakika dedik. Dakikanın altmış katına saat dedik. Saatin yirmi dört katı yani dört kere altı katı, tanrının bir düzeni olarak bir güne denk geliyordu. Yani bir öğle vaktinden diğer öğle vaktine tam yirmi dört saatte erişiyoruz. Bir günün otuz katı, yani beş kere altı katı, bir ay, üç yüz altmış katı, yani altı kere altmış katı bir yıla denk geliyordu. Eskiden bu yana zaten her yıl uğursuz gün saydığımız beş gün bile bu hesap dışında yer alarak bize altmışlık sayı düzeni doğruluğunu kanıtladı. Daha da ileri gidersek, on iki ayın iki kere altı aya, bir ömür olan yetmiş iki yılın on iki kere altı yıla denk geldiğini de söyleyebiliriz.

Şimdi alan ölçmeye gelelim. Bir çemberi üç yüz altmış parçaya böldük. Her bir parçaya denk gelen açıya derece dedik. Sonradan hesaplar gösterdi ki, üçgenin iç açıları yüz seksen derece, karenin ve diğer dörtgenlerin ki üç yüz altmış derecedir. Bu kurallar düzlemlerde her zaman geçerlidir. Alan ölçmede de altmışlık sayı düzeni kullanabileceğimizi görünce eğitimleri altmışlık düzende vermeye başladık.

Bana sorarsan, kesin bilmemekle beraber, bu düzenin en az bin senedir kullanıldığını söyleyebilirim. Ama sır gibi saklanıldığı için hiç kimse asıl kaynağı bilmiyor.”

Hemin sözlerini bitirince ayağa kalktı. “Evlat, sorularının cevabını verebildim herhalde. İzin verirsen başka bir eğitime yetişmek zorundayım,” dedi ve çıktı. Sonra hemen tekrar içeri girdi ve “Yarın öğleden sonra yine gel. Burada bir toplantı yapılacak,” dedi ve tekrar çıktı.

* * *

Toplantıya bir çocuğun katılması diğer bilim adamlarında hoşnutsuzluk oluşturmuştu. Hemin uzun ve ikna edici bir açıklama yapmak zorunda kalmıştı. “Meslektaşlarım, bu çocuk, bizler gibi değil. Kafasında bazı kural ve kalıplarla düşünmüyor. O yüzden bu çalışmaya onu da alıyorum.” Hemin’in desteği tüm itirazlara dayanabilirdi. O farklı bir ırktan olmasına ve çok uzaklardan gelmesine rağmen çok güçlü bir bilim adamıydı.

Uçmak. Toplantının konusu insanoğlunun uçabilmesini sağlayacak yöntemler geliştirmesini sağlamaktı. Günlerce konuşmalar yapıldı. Bin türlü fikir ortaya atıldı ama sürekli uçmayı sağlayacak bir yöntem üzerinde anlaşamıyorlardı. Fikir öne sürme işine Beyan adı veriliyordu. Beyanını sunacak kişi her dinleyiciye bir beyan örneğini yazılı olarak vermek zorundaydı.

İçlerinden biri top örneğini verdi. Hatta deney yaptılar. Hafif eğik duran top ateşlenince içindeki mermi fırlamıştı. Bir süre sonra düşmeye başlayınca deriden bir torba açılmış ve hızını yavaşlatmıştı. Mermi yere yavaşça inmiş, bir insanın bu inişe dayanabileceği herkes tarafından kabul edilmişti.

Top deneyini görünce Kenan’ın aklına çok iyi bir fikir gelmişti. Tek ihtiyacı sürekli yanacak bir ateş kaynağı bulmaktı. Daha önce kendisi gibi fikir ileri süren bilim adamlarının düştüğü durumları görmüştü. Açıklama yapmadan önce dikkatli olup gülünç duruma düşmemeliydi. Hatta biri şöyle demişti. “Bu bahsettiğim yöntem, kuşlar gibi yerin çekimine karşı bir iç tepki oluşturabildiğimiz zaman geçerli olabilir. Ben kuşları inceleyip, içlerinde yer çekimine karşı gelen her ne varsa o şeyi çıkartıp, onunla deneyler yapmayı öneriyorum.

Kenan düşüncesini Hemin’e açtı. Hemin çocuğu dikkatle dinledi. Hiç gülmedi ve alay etmedi. “Senin ihtiyacın olan her ne ise onu sana bulacağım,” diyerek Kenan’a söz verdi.

Üç ay sonra Kenan’a bembeyaz bir tozdan bir avuç dolusu verdi. “Bununla deneylerini yap,” dedi. Kenan tozu deneyince Hemin’in neden bu kadar az verdiğini anladı. Toz çok şiddetli bir şekilde patlıyordu.

Kenan tozu çamurla karıştırarak, yavaş ama şiddetli patlamalar elde etmeye başladı. İçini oyduğu bir odun parçasını, oyuğu patlayan çamurla doldurarak, elinde kalan son tozla bir dakika boyunca havada tutmayı başarmıştı. Hemin’den daha fazla toz istediğinde, tozun çok uzaklardan geldiğini ve çok pahalı olduğunu öğrendi.

Tekrar tekrar yaptığı deneylerden sonra, kapalı bir kabın içerisinde havayı sıkıştırıp sonra patlayıcı ile bir basınç daha oluşturulunca itme kuvveti oluşturan sıcak gazın yere doğru püskürtüldüğünde bağlı olduğu düzeneği yukarı doğru iteceği kanıtlanmıştı. Yere inerken de geniş dokumalar kullanılarak yavaş düşme sağlanabilirdi.

* * *

Hemin’in telaşlı bir hali vardı. Sağa sola koşuyor, bütün hazırlıklarının tamam olduğunu görmek istiyordu.

Kenan’ı çağırarak, “Beyanı hazırladın mı?” diye sordu.

“Evet. Hazırladım. Artık şu beyan işine de bir çözüm bulsak iyi olur,” diye ters ters cevap verdi Kenan.

Hemin “Neden bu kadar sinirlisin?” diye tekrar sordu.

Kenan, “Tam üç gündür yazı evinde çalışıyorum. Şu ellerimin haline baksana,” diyerek kalem tutmaktan yara bere içinde kalmış ellerini gösterdi.

Hemin “Biraz yağ sür, biraz da sıcak su buharında tut, iki günde geçer,” diyerek geçiştirdi. Koca göbeğini sallaya uzaklaştı.

Fikri Kenan bulmuştu ama Hemin sahiplenmek üzereydi. Kenan çalışmasını iyice geliştirmiş ve beyan edecek duruma gelmişti. Toplantının yapılacağı masa üzerine çizim ve hesaplamalardan oluşan beyanları her dinleyiciye bir beyan düşecek şekilde dağıttı. Yan taraftaki duvara da beyanın büyük bir örneğini çizdi. Kendisi de bir örnek alarak katılımcıları beklemeye başladı.

Bilim adamları gelince Hemin konuşmaya başladı. Kenan’ın moral bozukluğu her halinden belliydi. Ama Hemin bir açılış konuşması yapıp bütün çalışmayı Kenan’ın yaptığını söyleyince neşesi yerine geldi. Sonra Hemin beyanın geri kalanı için Kenan’ı duvarın yanına götürdü ve anlatmasını istedi.

Duvarda yapmayı düşündükleri makinenin alttan ve yandan görüntüsü çiziliydi. Dikdörtgen şeklindeki bir platformun sekiz yerine boru biçiminde düzenekler yerleştirilmişti. Her köşeye bir tane, uzun kenarların ortalarına birer tane ve iki tane de platformun içindeki boş alana birer itici koyulmuştu. Üstten emilen hava boru içerisinde yanmakta ve aşağı doğru püskürtülmekteydi. Oluşan itici kuvvet ile, platform üzerinde iki kişiyi taşıyabiliyor ve bir insan ağırlığındaki patlayan toz ile yirmi dakika havada kalabiliyordu. Ortadaki iki itici düzenekleri, sağa sola ve öne arkaya hareket ederek platformun istenilen yöne gitmesini sağlayabiliyorlardı. Tüm hesaplar tam gibi görülüyordu.

Dinleyiciler en çok tozun elde ediliş biçimini sordular. Kenan tozun nasıl yapıldığını bilmiyordu. Bir gün Hemin’in evine iki kişinin bu tozdan getirdiğine şahit olmuştu. Gelen kişiler aynı Hemin gibi çekik gözlüydüler. Kenan Hemin’le misafirlerinin aralarında geçen konuşmaları anlayamamıştı. Çünkü daha önce hiç duymadığı bir dilde konuşmuşlardı. Hemin, gördüklerini kimseye söylememesi için Kenan’a sıkı emirler vermişti. Adam tozun nereden geldiğini sır gibi saklıyordu.

İki hafta sonra uçan makine çalışmaya hazır hale gelmişti. Tahtadan yapılan platformun üzerine halı serildiğinden, önceleri şaka olarak, sonradan ciddi bir şekilde makineye Uçan Halı adı verildi. Cihaz şehrin dışına götürülerek denmeye başlandı.

Tüm iticiler ateşlenip üst hava emici kapaklar açılınca cihaz havalandı. Yakın çevresinde kimse duramazdı. Alev sütunları ve sıcak hava geniş bir alanı etkiliyordu. Kenan ve Hemin Uçan Halıyı kontrol ediyorlardı. İlk birkaç dakika çok iyi geçti. Ama ilerledikleri yönde bir ağaçlığın üzerinden geçerken, sıcak hava ve alevlerin etkisi ile ağaçları yaktılar. Sonra ekin tarlasından geçerken kuru ve biçilmeye hazır buğdayların da yanmasına sebep oldular. Bir süre sonra uyarıları dinleyip iticileri durdurdular. Aşağı inerken açılan geniş yelken sayesinde fazla sert olmayan bir iniş yaptılar ama her taraftan dumanlar yükseliyordu.

Deney başarılı olmuştu ama sonuçları felaket olmuştu. Yanan ağaçlıkta dört tane de at ölmüştü. İnsanlar da vardı ama onlar son anda kaçıp kurtulmuşlardı. Bilim adamları tekrar toplandılar. Oy çoğunluğu ile cihazın çalıştırılmasını ve o tarihten sonra da bir daha yirmi yaşın altındakilerin bilim toplantılarına katılmasını yasakladılar.

* * *

Kenan deney gününden sonra bir daha dışarı çıkamadı. Hemin onun yüzünden utanılacak bir duruma düştüğü için bir yıldır verdiği desteği birden bire kesti. Arkadaşları Kenan’ı beceriksizlikle ve kendi geleceklerini mahvetmekle suçladılar.

Bir hafta sonra Sahmi, Sahmi’nin eşi Melina ve Kenan köylerine geri dönmek zorunda kaldılar. Geçen bir yıl içerisinde kazandıkları para, üç dört yıl çalışmadan yaşamalarını sağlayacak kadar çoktu. Ama asıl önemli olan Kenan’ın bir daha bilimsel çevrelere kabul edilmeyecek oluşuydu.

On günlük yolculuktan sonra köye geldiler. Başlarına gelenleri en ince ayrıntısına kadar anlattılar. Kenan’ın saygın biri olacağına inanan köylüler hayal kırıklığına uğramışlardı. Bir süre sonra Kenan’a olan ilgi zayıfladı ve o da köylülerden biri gibi oldu. Artık çalışması ve kendine bir de ev yapması gerekiyordu.

Sahmi ile konuşup yeni evlerini Kenger kıyısında yapmayı kararlaştırdılar. Saravan’ı da yanlarına alarak sal yaptıkları yerde yaşamak için çalışmaya başladılar. Birkaç ay sonra verimli nehir kıyısında yerleşik hayvancılık, balıkçılık ve yaptıkları su değirmeni ile un öğütücülüğü yapmaya başladılar.

Kenan kendini çalışmaya verdiği için Umer’de geçirdiği moral bozucu günleri unutmaya başlamıştı. Bir gün yabancı olduğu her halinden belli olan bir adam Kenan’ı ziyarete geldi. Adamın yanında Kadran’ın evinde tanıştıkları kız vardı. Kız yabancıya rehberlik etmek üzere gelmişti.

Adam Kenan’a uçan makine icadı ile ilgilendiğini söylemek için gelmişti. Kenan adama iki sebep yüzünden makineyi tekrar yapamayacağını söyledi. Birincisi itici güç elde etmek için kullanacakları toz yoktu, ikincisi makine çalışırken çevresini yakıp kavurarak harap etmekteydi.

Adamın cevabı şaşırtıcıydı. “Evlat bahsettiğin iki engel de benim için sorun olmaz. Ben bir gemiciyim.

Birincisi Hemin’e o tozu getirenler benim gemimde yolculuk etmişlerdi. Sen deneyi yaptıktan sonra Hemin’in daha önceki siparişini de getirdiler. Fakat Hemin mallarını satın almayınca toz ellerinde kaldı. Ben konunun iç yüzünü öğrenince toz ile ilgilenebileceğimi söyledim. Ellerindeki otuz çuval tozu satın aldım ve yüz çuval daha ısmarladım.

İkinci olarak senin icadını denizde kullanmak istediğimden yakıcı etkisi göz ardı edilebilir. Hem belki makineyi geliştirerek, gemimin rüzgarsız havalarda hareket etmesini bile sağlayabilirsin.”

* * *

Kenan o günden sonra tam beş yıl denizlerde dolaştı. Bir çok ülkeler gördü. Köyüne tekrar geri döndüğünde zenci bir eşi ve kömür yüzlü bir kızı vardı. Gökyüzünde kendilerininkinden farklı yıldızların olduğu uzak bir ülkeden getirmişti eşini. Çocukları da gemide doğmuştu.

Çok zengin olmuştu. Tek amacı vardı artık. Dünyanın en büyük binasını inşa etmek istiyordu. Her taraftan görülebilecek, binlerce kişiyi barındırabilecek, şanını herkesin duyacağı en yüksek binayı inşa edecekti. Ama önce dinlenmesi gerekiyordu. Yıllarca sürecek bir işe başlamadan önce koyunlar ve balıklarla bir süre daha oyalanacaktı. Düşünmesi gerekiyordu. Düşünebildiği için de çok mutluydu.

Murat Yılmaz

murat@gizlivadi.com

Leave a Comment




XHTML: You can use these tags: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <code> <em> <i> <strike> <strong>

Please note: Comment moderation is enabled and may delay your comment. There is no need to resubmit your comment.